1 Ekim 2012 Pazartesi
Artık “mızrak çuvala sığmıyor” usta!
Tıkandığı her noktada kendilerine; ya muhalefetten veya Atlantik’in ülke içindeki diğer uzantılarından muhtıra ve kapatma davaları ile imdadına yetişilmiş, halkın AKP etrafında safları sıklaştırılmıştır. Kapatma, e-muhtıra ve yanlış muhalefet ile gücüne güç katan iktidar, var gücü ile küresel talepleri bir bir yerine getirmiştir.
Her sefer de mağduriyete oynayan AKP iktidarına, millet destek vererek demokrasiyi geliştirdiğine inandırılmış. Hâlbuki darbeyi yaptıran güçlerin, şimdi AKP’nin arkasında olduğunu fark edememiştir.
Bu anlayış “iktidar ne yaparsa doğru yapar ve mutlaka bir bildiği vardır” inancını doğurmuş ve iktidarın yaptığı her yanlışı onaylama gibi bir saplantıya, hatta mankurtçuluğa dönüşmüştür.
Çıraklık ve kalfalık dönemlerinde neler olduğunu bir hatırlayalım:
AB uyum yasaları adı altında içişlerimiz Avrupa Birliği’ne teslim edilmiş, terörle mücadele başta olmak üzere, devlete ait tüm kırmızı çizgilerimiz yok edilmiştir. Karşılığında ise “Avrupa’ya giriyoruz” yalanı seslendirilmiş.
Avrupa’ya girdik diye bayramlar yapılmış, Başbakan Erdoğan bu bayram kutlamalarında “Avrupa’nın Fatihi” ilan edilmiş ve on binler hava alanlarına akın etmişti. Bugün Avrupa Birliği yalanından hiç bahsetmeyen iktidar, o yalan karşılığında acaba neleri vermiş, ülkenin hangi davalarını satmıştır?
Bir hatırlayalım…
İzinsiz ev ve araçların aranamayacağı hükme bağlanmış, sıfır olan terör eylemleri kültürel hakları tanıma ve “Kürt sorunu vardır” söylemlerinin ardından, yeniden hortlamaya başlamış. Hapiste olan PKK’nın siyasi vekilleri hapisten çıkarılmıştı.
Kıbrıs AB’ye girmemize engel kabul edilmiş ve Annan Planı desteklenmiş, Kıbrıs Rum kesimi Türkiye imzası ile AB’ye girmiş ve Türkiye Ada’da işgalci konuma düşmüştür.
Dinler Bahçesi kurulmuş, İslam ve Türk tarihinde ilk defa bir Başbakan tarafından kiliseler, tekbirlerle açılmıştır. Zina suç kapsamından çıkarılmış, Domuz eti kasaplık et statüsüne sokulmuştur. Yabancılara toprak satışı çıkarılan kanunlarla gerçekleştirilmiş ve azınlık vakıflarına tarihi binalar peşkeş çekilmiştir.
PETKİM, POAŞ, SEKA, GALATAPORT, TELEKOM gibi ülkenin en stratejik yüzlerce kurumları satılmış ve kimilerinin kasalarında satılan fiyat değerinde paralar unutulmuştur.
Maden ve petrol yasaları ile ülkenin tüm yeraltı kaynakları yabancılara satılmış, Tahkim yasaları ile satışlar garanti altına alınmıştır. Kuzey Irak oluşumu, özel anlaşmalar ile tanınmış ve bu gün Irak merkezi hükümeti danışıklı-dövüş ile bypas edilerek, ilan edilmemiş Kürt devleti filen tanınmıştır.
Çıraklık ve kalfalık döneminde; büyük ustalıkla tüm dış talepler yerine getirilmiş ve her icraatın savunması iktidar tarafından din-iman tartışmaları altında yapılmış, başörtüsü savunmaları ile örtülmüştür.
Ancak AKP’nin Suriye politikası, onca yalan, yanlış ve numaraya rağmen halk tarafından şüphe ile karşılanıyor.
İktidarda ustalık dönemini yaşadığımız Erdoğan’a halk soruyor “Suriye bizim komşumuz, ticaretimizi kestik milyarlarca dolar zararımız var, eli silahlı isyancıları neden destekliyoruz? Bu kadar ekonomik sıkıntıda olmamıza rağmen, niçin çadır kentler açarak milyarlarımız akıtılıyor?”
“Bu işin sonu ne olacak ve ne kadar sürecek? Suriye ile savaşmamızı kim ve ne için istiyor? Suriye’ye demokrasi götürmek neden bizim işimiz olsun? Biz çok mu demokratız?” gibi sorularla halk sorgulamaya başlamıştır.
Yapılan anketlere göre; AKP tabanının dahi yüzde doksan beşi Erdoğan’ın Suriye konusunda ülkeyi yanlışa sürüklediğini düşünüyor.
Çıraklık, kalfalık dönemlerinde ki gibi halkın gözü artık kapalı değil.
Usta Erdoğan Suriye’de yakayı ele vermiş gözüküyor.
Artık “mızrak çuvala sığmıyor” Ustaaa!
Yusuf KARACA
Kaynak : http://www.yenimesaj.com.tr/?artikel%2C12003151
AKP Diyarbakır milletvekili Galip Ensarioğlu : "PKK seçime girip gelsin"
PKK bir yıldır sadece top çeviriyor. (2012: 144 Şehit) Oysa her örgütün ve her eylemin bir hedefi vardır. PKK'nın ise bir hedefi yok. PKK'nın içindeki hiçbir kanat örgüte hedef koyamıyor. Bu örgüt, sadece Öcalan'ın hedef koymasına alışmış"
"Öcalan şu anda en güçlü konumunda. PKK, Öcalansız hiçbir şey yapamayacağını gördü. Şimdi BDP, KCK, PKK hep birlikte yeni baştan Öcalan diyorlar"
Kaynak : Banu AVAR - https://www.facebook.com/photo.php?pid=2015250&l=8128ff07cf&id=123521044324584
30 Eylül 2012 Pazar
KADIN DURUŞU
Yakın zamana kadar “asker duruşu” derdik...
Geçiniz...
...
Selam verin...
*
Bin erkek istemem...
Bir kadın tutsun elimden...
Bırakmaz...
Düşmem...
*
Döküldünüz birader, rezil ettiniz erkekliğin şanını...
Birbirinizi sattınız...
İspiyon, ihbar, gammazlık, ihanet...
Ben mi gidip ihbar ettim arkadaşımı?..
Paşa mısın?..
Maşa mısın?..
*
Akademisyenler, profesörler, bilim adamları, eğitimciler...
Çocukları yobaza teslim ederken hiç utanmadınız...
Sesiniz çıkmadı...
Sustunuz...
Bastınız imzayı hatta...
Bir kadın yine “Okulumu vermem” diye pankartını alıp çıktı... Okulun merdivenlerine oturdu ağladı...
Polisler alıp götürdüler...
Bebeği annesinin götürülüşünü görüp şaşkın ve çaresiz peşinden koştu boşuna...
Siz saklandınız...
*
Dün vardı gazetelerde:
Bir kadın...
Bülent Arınç, arkasında bir sürü yağcı erkekle Muğla’da dolanırken, o atılıp “Senin ne işin var burada, bunca şehidimiz var, ne yüzle geldin?” dedi...
Yiğidim...
Polisler tuttular kollarından...
Götürdüler...
*
Bebeğinin doğumuna karışan iktidarı Ankara’da protesto eden 27 kadın yargılanıyor... Her birisine 6 yıl hapis istiyor savcı...
Babaları yok ortalıkta...
Tek başlarına mı yapıyorlar bebekleri kadınlar?..
*
Size bu zamlar da az aslında...
Dünyanın en pahalı benzini müstahak mesela...
Hem paranız yok, hem yüreğiniz...
Türkiye’nin tuzu kuru en zengin kadınlarından birisi çıktı, Başbakan’a hiçbirimizin söyleyemediğini söyledi işte:
“Senden korkmuyorum...”
*
Bin erkek istemem...
Yanımda olacaksa bir kadın olsun...
Tutacaksa bir kadın tutsun elimi...
Düşmem...
29 Eylül 2012 Cumartesi
Eyalet sistemi için geri sayım başladı!
O tabloya son fırça darbeleri
İktidara geldiği günden itibaren üniter yapıdan eyaletleşmeye giden yolun taşlarını döşemeye başlayan AKP, altyapısını çoktan bitirdiği tabloya son darbeyi indirmeye hazırlanıyor. AKP’li 5 vekilin hazırladığı ve sadece adı eyalet olmayan “Yerel Yönetimler Reform Paketi” Meclis’in açılmasıyla birlikte gündeme oturacak.
AB, kesenin ağzını iyice açtıİl genel meclisleriyle ilçe belediyelerini kaldıran ve büyükşehir belediye başkanlarına çok geniş yetkiler öngören paketin ön hazırlıklarını BM Kalkınma Programı (UNDP) yürüttü. Paketle ilgili olarak 2 yıl boyunca Türkiye’de çalışma yapan UNDP’nin bu faaliyetleri ise Avrupa Birliği tarafından finanse edildi: Tam 4 milyon euro...
Merkezi yönetimin sonu geldiPaket kapsamında hazırlanan yasa teklifi, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısına tamamen aykırı. Paket yasalaşırsa özellikle büyükşehir belediye başkanları adeta illerin tek başına yöneticisi haline gelecek. Belediye başkanları il içi atamalardan görevden almaya, vergi ve harç koymaya kadar birçok yetkiye kavuşacak.
Adım adım federalizm!YENİÇAĞ’ın manşetlerden dikkat çektiği süreç, adım adım gelişti. İşte kilometre taşları...
12 Haziran 2006: Eyaletleşmenin ilk harcı Diyarbakır’da atıldı, mahkeme inşaatına başlandı.
23 Kasım 2006: Kalkınma ajansları devreye girdi, Türkiye fiilen 12 bölgeye bölündü.
7 Eylül 2007: Bölgesel istinaf mahkemelerinin görev yapacağı 9 şehir ‘eyalet merkezi’ seçildi.
10 Aralık 2010: Adalet Bakanı Ergin, bir heyetle ABD’ye gidip federal sistemi inceledi.
11 Temmuz 2012: 13 yerde Bölgesel Ağır Ceza Mahkemesi kuruldu, yargı ayağı tamamlandı.
AB eyaletleşme için
kesenin ağzını açtı!Türkiye’nin bölünme sürecinin önemli bir aşaması olarak kabul edilen eyalet sistemi için bir adım daha atılıyor. Sürece tam destek veren AB ise para göndermeyi sürdürüyor.
Haber: Refika KarabacakAKP siyasi ve hukuk işleri başkanlığı bünyesinde oluşturulan 5 milletvekili tarafından hazırlanan Yerel Yönetimler Reform Paketi olarak bilinen ve Eyalet sistemini anımsatan paket Ekim ayında TBMM’ye gelecek. İl genel meclisinin ve ilçe belediyelerinin kaldırılmasını öngören ve Büyükşehir belediye başkanlarına geniş yetkiler tanıyacak yasanın ön hazırlıkları Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından yapıldı. Belediye başkanlarının yetkilerini daha aktif bir biçimde kullanmaları üzerine 2010-2011 yılları boyunca Türkiye’de çalışma yapan UNDP’nin çalışmalarını ise Avrupa Birliği finanse etti. AB, bu çerçevede Türkiye’nin eyalet sistemine geçişinin alt yapı hazırlıkları için 4 milyon Euro harcadı. CHP Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gökhan Günay’dın da, UNDP tarafından yapılan ve AB tarafından finanse edilen “Türkiye’de Yerel Yönetim Reformu Uygulamasının Devamına Destek Projesi LAR 2” nin, yakında gündeme gelecek olan yasanın ön hazırlığı olduğunu söyledi. Günaydın, “Yurt çapında bu projeyi LAR 2 olarak yürüttüler. Yerel Yönetimler yasa tasarısı daha hiç ortada yokken ne yapmak istediklerini biz bu toplantılardan anladık. LAR 2 bugün 29 ilin Büyükşehir yapılması ve tasarının yurt çapında örülmesi için yapıldı” dedi.
Merkezi yönetimin sonuİçişleri Bakanlığı, Türkiye Belediyeler Birliği ve Yerel Otoritelerin uygulayıcı olduğu projenin hedefi ise şu şekilde açıklanıyor: “Yerel yönetimlere ilişkin yeni politikaların ve yasaların etkin biçimde uygulanması için İçişleri Bakanlığının, yerel yönetim birliklerinin ve yerel yönetimlerin idari kapasitelerinin ve bu kurumlar arasındaki iş birliğinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesidir.” UNDP bu amaçlara uygun olarak yerel yönetim reformuna destek sağlamak üzere, projede öngörülen faaliyetlerin en yüksek standartlarda uygulanabilmesi amacıyla İçişleri Bakanlığına gerekli teknik desteği sağlayacak ekip oluşturdu. Proje detayında en çok dikkat çeken ise “Orta vadede, yerel yönetim ile karşılaştırıldığında merkezi yönetimin rolü büyük bir değişim geçirmek durumunda kalacak” ifadesi oldu. AKP’li milletvekilleri tarafından hazırlanan yasa teklifi Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısına tamamen aykırı. Yerel Yönetimler Reform Paketi yasalaşırsa tüm Türkiye’de olduğu gibi doğu ve güneydoğu bölgelerinde de Büyükşehir Belediye Başkanları illerin tek başına yöneticisi olacak. Belediye başkanları il içi atamalar, görevden alınmalar, vergi ve harç koyma yetkisine sahip olacak.
Hukuk sistemini de finanse ediyorTürkiye’yi birliğe almamak için her yolu deneyen AB, konu ülkenin bölünmesi anlamına gelen eyalet sisteminin önemli bir ayağını oluşturan istinaf mahkemeleri için para vermişti. İlki Diyarbakır’da inşa edilen İstinaf Mahkemeleri için kesenin ağzını açan Avrupa Birliği, proje kapsamında Türkiye’ye 22 milyon 500 bin euro destek sağladı. 2007 yılında inşasına başlanan Diyarbakır İstinaf Mahkemesi, 1,5 yıl gibi kısa sürede bitirildi.
“Federalizm”e giden yolun
taşları parça parça döşendiYENİÇAĞ, gelişmeleri sürekli olarak gündeme taşıyarak ülkede çılgın bir dönüşümün yaşandığına dikkat çekmeye devam ediyor. İşte AKP’nin yeni anayasa ile hayat bulacağı ve 2. cumhuriyetin önünü açacak o düzenlemeler:
12 Haziran 2006: AKP’nin ABD’ye verdiği eyaletleşme taahhüdünün ilk harcı Diyarbakır’da atıldı ve finansmanını AB’nin sağladığı Bölge İstinaf Mahkemesi’nin yapımına başlandı.
23 Kasım 2006: Avrupa Birliği’nin dayattığı federalizm, Kalkınma Ajanslarıyla devreye girdi. Avrupa’nın, Osmanlı’ya dayattığı federalizm, AKP tarafından “Kalkınma Ajansları” adı altında uygulamaya konuldu, Türkiye, bölgelere bölündü.
31 Mart 2007: Hükümet kurulurken ABD’ye vermiş olduğu memorandumdaki eyaletleşme sözünün önemli bir aşaması gerçekleştirildi. Memorandumda Erdoğan’a küreselleşmenin şehir devletleri demek olduğu kendisinin de bu yönde hareket etmesi halinde destekleneceği belirtiliyordu.
7 Eylül 2007: AKP, Amerika’nın dayatması, Avrupa’nın parasıyla bölge istinaf mahkemeleri için “9 eyalet” merkezini seçti. İstanbul, Ankara, İzmir, Kayseri, Konya, Samsun, Adana, Erzurum ve Diyarbakır’da kurulması planlanan istinaf mahkemeleri ABD’yi örnek alan merhum Cumhurbaşkanı TUrgut Özal’ın hayalini kurduğu, ancak gerçekleştirmeye fırsat bulamadağı “9 eyalet” merkeziyle birebir örtüşüyordu.
10 Aralık 2010: Adalet Bakanı Sadullah Ergin, müsteşar, genel müdürler ve daire başkanları ile birlikte ABD’ye gitti. ABD’li bir bakanlık yetkilisi, Türk yetkililerin Amerikan eyalet ve federal sistemini incelediklerini ima etti.
Ocak 2011: İçişleri Bakanlığı Strateji Geliştirme Daire Başkanlığı bünyesinde, Amerikan yönetim sistemini yerinde görmek ve uygulamaları incelemek amacıyla Türkiye’den 35 kaymakam ve vali yardımcısı Amerika’ya gitti.
11 Temmuz 2012: Eyalet merkezi olarak da adlandırılan 15 bölge kuruldu, bu bölgelerin 11’inde 13 Bölgesel Ağır ceza Mahkemesi kurarak yargı ayağını da tamamladı.
23 Eylül 2012 Pazar
Babalık ve Kocalık Haklarından Men? / Fatma Sibel YÜKSEK (GÜRCİHAN)
Uzun zamandır canım yazı yazmak istemiyor.
Yazılmadık bir şey kaldığına da inanmıyorum ayrıca. Dahası bir tiksinti geldi yazmaktan. Ülkede okurdan çok yazar var. Arz-talep dengesi tamamen bozuldu. Tabakhaneye gübre yetiştirir gibi işi günde beş-altı yazı yazmaya götürenlerimiz var. Kendini tatminden, şizofreniden başka bir şey değil.
"Tarihe tanıklık etmek", "gelecek kuşaklara bir şeyler aktarmak" gibi klişeler mide bulantısından öteye geçemezken, "gazetecilik" denilen meslek de bir ağız ve kalem ishaline dönüşmüş durumda..
Televizyonlarda gırtlaklarını paralarcasına bağıranları, "bugün ne yapsam da medyada kendimden bahsettirsem"diye düşünmekten uykusuz kalanları, kendi kendine tuhaf misyonlar edinip ortalıkta Rahibe Tereza gibi dolananları gördükçe her şeyi geride bırakıp dağ başına çekilmek; civciv, ördek yetiştirmek istiyor insanın canı.
Bu ruh hali içinde "Balyoz" konusunda bir şeyler karalamaya çalışacağım.
Eski tadı -tuzu verecek bir yazı olamayacak, bir kaç takipçimizden özür dilerim.
- Verilen cezalar arasında "babalık ve kocalık haklarından men" gibi bir ceza var, bunun üzerinde yeterince durulmadı.
Yargılamayı yapanların içindeki büyük kini yansıtan esas ceza buydu bence.
Hukuken tam olarak mantığı ve karşılığı nedir bilmiyorum ama sanırım bu yolla eş ve çocukların cezaevi ziyaretini engellemiş oldular. Yani aileler de cezalandırıldı. Siz misiniz duruşmalarda yakınlarına destek veren,marş söyleyen, çadır kuran, basın açıklaması yapan!
Bu nasıl bir kindir, nasıl insanlıktır, nasıl müslümanlık, nasıl bir vicdandır?
-Balyoz davasında hükmün açıklanması ile birlikte Ergenekon davasına daha da hız verileceği anlaşılıyor.
Bunun işaretleri bir süredir vardı zaten. Savunmalar engelleniyor, sanık sorguları yapılmıyor, söz hakkı dakikalarla sınırlanıyor vs.
Esasen, her ne kadar "Ergenekon"dan "ana dava" diye söz edilse de "ana dava" aslında Balyoz'du. Önce "darbebin varlığı" sözümona "kanıtlandı", şimdi sıra bu "darbe girişiminin" sivil ayağını oluşturanlarda. Yani "Ergenekon" sanıklarında.
Aslında önce Balyoz'u, sonra Ergenekon'u açmaları daha mantıklı olacaktı ama güç sınayarak gittikleri ve TSK üst düzeyinin bu kadar kolay teslim olacağını kestiremedikleri için işe "önemsiz" sivillerden başladılar.
- AKP'nin ve cemaatin özel yetkili mahkemelerinden farklı bir karar beklenmiyordu ama hiç değilse mahkemenin "bağımsız" olduğunu düşündürtmek, bu yoldaki eleştirileri boşa çıkarmak için bir parça gayret gösterebilirlerdi, onu da yapmadılar. Tutukluların tümüne ceza vermek örneğin..
Bazı tutuklu sanıkların beraatine karar verilse "uzun tutukluluk" konusundaki eleştiriler biraz etkisiz kılınmış olurdu mesela. Bu mahkemeden böyle bir davranış beklediğimden değil, kinin sadece hukukun değil aklın ve mantığında nasıl önüne geçtiğinden bahsediyorum.
Aynı şeklide, haklarında ceza hükmü verilen tutuksuz sanıkların tümü hakkında ayrı bir tutuklama kararı çıkartarak temyiz sürecini dışarıda geçirmelerine meydan vermemek de aynı kin psikolojisinden kaynaklanan bir aşırılıktı.
-Televizyonlarda yapılan yorumlar her zamanki gibi utanç vericiydi. 12 Eylül darbesinin şakşakçısı Nazlı Ilıcak kanal kanal dolaşıp "Türkiye'nin darbelerle yüzleştiğini" anlattı.
Normal şartlarda Ankara'da açılan 12 Eylül davasının sanıkları arasında olması gereken bu kadın, demokrasi ve "askeri vesayet" gibi konularda ahkâm kesti de kesti.
- Artık hiç bir şeye şaşırmamakla birlikte, Milliyet gazetesi Ankara Temsilcis Fikret Bila'nın CNN-Türk ekranlarında yaptığı değerlendirmeler bir miktar şaşırttı beni.
"Türkiye'de artık hiç kimse darbe yapmaya cesaret edemeyecek"
dedi Bila..
"Demokrasimiz için hayırlı olmasını" diledi, asker-sivil ilişkilerinin AB standartlarına ulaştığından dem vurdu. Balyoz ve Ergenekon davalarının emperyalist bir kurgu dolduğundan bahseden sanık yakınları ve avukatlarına da "bunlar siyasi değerlendirmeler" şeklinde burun kıvırdı. oysa en "siyasi" değerlendirmeyi kendisi yapmaktaydı.
Sen yıllarca "Ankara'nın Genelkurmay'a en yakın gazetecisi" payesinden ekmek ye, bilgi vererek maaşının yükselmesine sebep olan askerler sahte delillerle hapse tıkılınca da "demokrasinin galip geldiğinden bahset!
İşte medyanın içinde yuvarlandığı karakter çukurunun seviyesi!Yazıklar olsun..
Sanırım korkuyor. 28 Şubat soruştırmasının şapkadan daha ne tavşanlar çıkaracağı belli değil çünkü. Umarız, korkunun ecele faydası vardır...
- Ve geldik işin bam teline, yıllaradır yazıp çizdiğimiz yere: Bu insanlar onlarca yıl hapis yatacaklar mı?
Çoğunun 60-70 yaşında oldukları düşünülürse, ömürlerini Silivri zindanında mı tamamlayacaklar?
Tabii ki hayır...
"Müjdeli haber" AKP'nin ve cemaatin ulak oğlanı Rasim Ozan Kütahyalı'dan geldi.
Beyaz Tv'deki "Dinamit" adlı sirkte coşan Kütahyalı, "yeni anayasanın" tamamlanmasından sonra bir "genel affın çıkarılacağını" ve bugün ceza alan bu askerlerin genel afla serbest bırakılacaklarını "müjdeledi".
Haberin "sağlam yerden" olduğunu eklemeyi de ihmal etmedi.
Oğlan bir de "Komutanların yıllarca yatmalarına razı olmayıız!" diye bağırdı iyi mi?
Desenize yarın öbür gün bizler Türk askerlerinin terörist başı ile aynı çuvala konup "affedilemeyeceğini" savunurken bu oğlan, bu oğlanın karısı ve türevleri bizi "vicdansızlıkla", "yaşlı başlı insanların hapiste çürümesini istemekle" suçlayacaklar.
Dahası "bizim" cenahtan da destek alacaklarına kalıbımı basarım. "Öcalan solun doğal lideridir" manşetleri boşa atılmadı çünkü.
Fatma Sibel YÜKSEK (GÜRCİHAN), 23 Eylül 2012
Açık İstihbarat
8 Temmuz 2012 Pazar
Türkiye Asıl Ankara’dan Vuruldu Tayyip Bey!!
Bir ülkeyi böyle sırtından hançerlerseniz, her gölgeyi düşman, her sesi patlayan mermi sanırsınız.
Oysa Firavun’un tahtına talip olanların kaçınılmaz sonu “Musa”nın mutlaka ortaya çıkacak olmasıdır.
Yani aziz okur;
4 Haziran 2012 Pazartesi
Ulemaya soralım deniyordu. Hayaldi, gerçek oldu.
AKP’nin Tesettüre Girme Hikayeleri
AKP’nin tesettüre girme hikayeleri
Deniliyor ki: Örtülü eşleri AKP’lilere "türban yasasını hemen çıkarın" diye evde baskı yaptı! Peki, AKP’lilere baskı yapan örtülü eşler, ne zaman, nasıl örtündü? Aile, mahalle, koca baskısı gördüler mi? Mesleklerini bırakıp "ev kadını" olmaya mecbur mu edildiler? Hepsi aynı sosyal sınıftan mı geliyor?
İşte onların, isim isim örtünme hikáyeleri...
EMİNE ERDOĞAN
Emine Gülbaran 15 yaşında intihar etmeyi düşündü. Yıl 1970’ti. Mithatpaşa Akşam Sanat Okulu’nun öğrencisiydi.
Romantik bir kişiliği vardı. Cep romanları okuyor. Artistlerin kartpostallarını biriktiriyordu. Emel Sayın ve Ajda Pekkan’ı beğeniyordu. Bir de sinemaya gitmeyi.
Ziya amcalarının eski Amerikan otomobilinde ilk kez direksiyona geçti; otomobil kullanmak istiyordu. Giyinmeyi çok seviyordu. Dikiş dergisi Burda’nın patronlarından kalıp çıkarıp, kendine elbise dikiyordu. İlk diktiği giysi ise çift taraflı bir pelerin oldu. Bir tarafı uçuk bir eflatun, diğer tarafı uçuk griydi.
Ağabeyi Hüseyin Gülbaran kendisinden bir yaş büyüktü. Kız kardeşi Emine’ye artık örtünmesi gerektiğini söyledi. Emine Erdoğan, yıllar sonra "Nasıl Örtündüler?" kitabının yazarı Gülay Atasoy’a o günü anlattı:
"Ağabeyim bana örtünmem gerektiğini söylediği zaman intihar etmeyi bile düşünmüştüm. Nasıl olur da örtünürdüm! Çevremde bir tane örneği yoktu. Köy gibi bir yerde olsam neyse... Orada dikkati çekmezdim. Ama burada (İstanbul’da) olamazdı. Bu karışık duygular içindeyken, bir vesileyle Şule Yüksel Şenler’le tanıştım. Bu tanışma beni çok etkiledi. Böylelikle bir Müslüman hanımın hem modern, hem kültürlü, hem de örtülü olabileceğini gördüm."
Emine Gülbaran 15 yaşında örtündü.
Okuldan ayrıldı.
HAYRÜNNİSA GÜL
Abdullah Gül’ün annesi Adviye Hanım, gelini olmasını istediği Hayrünnisa’yı Kayseri’de bir akraba düğününde gördü.
Hayrünnisa 14 yaşındaydı. İstanbul’da Çemberlitaş Ortaokulu’nu yeni bitirmişti. Takdirname almıştı. Liseye başlayacaktı.
Abdullah Gül 29 yaşındaydı. Sakarya Üniversitesi’nde asistandı. Gül Ailesi, Özyurt Ailesi’ne görücüye gidip Hayrünnisa’yı istedi.
Aileler anlaştı. Ama ortada sorun vardı. Medeni Kanun, 14 yaşında bir kızın evlenmesine izin vermiyordu. Hayrünnisa’nın 15’ini doldurması beklenecekti.
18 Ağustos 1980.
O gün Hayrünnisa’nın yaş günüydü.
O gün yasal engel kalktı.
O gün 30 yaşındaki Abdullah Gül ile 15 yaşındaki Hayrünnisa Özyurt evlendi.
Ve o güne kadar başı açık olan Hayrünnisa, işte o gün, evlendiği gün tesettüre girdi.
Okuldan ayrıldı. Artık ev kadınıydı.
ZEYNEP BABACAN
Hacettepe Üniversitesi Mütercim Tercümanlık Bölümü öğrencisiydi.
İleride eşi olacak Ali Babacan’ın üç kız kardeşi Betül, Tuğba ve Merve ile yakın arkadaştı.
Ali Babacan öğrenimini tamamlayıp ABD’den döndü.
Babası Hilmi Babacan, oğlu Ali’nin evliliğini şöyle anlattı:
"Amerika’dan dönünce Ali’nin kız kardeşleri, kendi arkadaşlarının arasından birini belirledi ve ’Ağabeyciğim, şu kız (Zeynep Yurter) senin için uygundur’ dediler. Biz de Allah’ın emriyle istedik. İstediğimiz gün de kabul edildi. Kız kardeşleri, Ali’nin kendi karakterini ve nasıl birini istediğini bildikleri için mevcutların içinde sana bu uygun dediler. Biz de görücü usulüyle gittik, baktık ve beğendik."
Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne taşıyacağı söylenen genç Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın evliliği görücü usulüyle böyle gerçekleşti.
Evlenmesiyle birlikte Zeynep Yurter örtündü.
Ev hanımı oldu.
Uzatmayayım...
Hayati Yazıcı’nın eşi Selma; Hüseyin Çelik’in eşi Şahsenem; Mehdi Eker’in eşi Yasemin; Faruk Çelik’in eşi Beyhan...
Liste uzayıp gidiyor.
AKP çevresi diyor ki; kızlarımız-kadınlarımız tesettüre girmeye kendileri karar veriyor!
Ne yazık ki türbanı "özgürlük sorunu" olarak gören entellerimiz de öyle düşünüyor.
Ama hayat öyle demiyor işte.
AHSEN UNAKITAN
Edirneliydi ailesi; merkeze bağlı Musabeyliği Köyü’nden. Orta halli Eral Ailesi’nin kızıydı. Mandolin ve piyano çalmayı küçük yaşta öğrendi. Tenis oynamayı seviyordu.
Öğrenim hayatında hep başarılıydı. İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.
Avukatlık yapmaya başladı. Solcuydu. 1971 yılında Maliye Bakanlığı’nda Hesap Uzmanı olarak çalışan Kemal Unakıtan ile evlendi. Edirne’den çocukluk arkadaşıydılar. Bir gün...
Yolda gördüğü bir işportacıdan eşarp aldı.
Örtündü.
Avukatlığı bıraktı. Ev hanımı oldu.
Eşi bakan olunca, örtünme modelini değiştirdi; türbanı kulaklarının arkasından bağlayarak kendi tarzını yarattı.
Türban, Eral Ailesi’ni böldü.
Bugün Eral Ailesi’nin çoğu hálá solcu.
MÜNEVVER ARINÇ
Yıl 1978.
Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu Giyim Bölümü’nden, 5 üzerinden 4.5’la mezun oldu. Okulun en başarılı öğrencisiydi.
Münevver Tay, üniversite yıllarında modern giyimiyle dikkat çeken biriydi. Bir de yardımseverliğiyle tanınıyordu. Kırşehir Kaman’da öğretmenlik yapmaya başladı.
Manisa MSP İl Başkanı Avukat Bülent Arınç, hemşerisi Münevver Öğretmen’i partisinin önde gelen isimlerinden İsmail Tay’dan istedi. Münevver Tay öğretmenliği seviyordu. Evlenmeyi şimdilik düşünmüyordu.
Ancak...
Babasının ısrarına fazla karşı koyamadı. Ve evlendi. Damat Bülent Arınç 31, gelin Münevver Tay ise 22 yaşındaydı. Öğretmen Münevver Tay evlenince ev hanımı oldu; tesettüre girdi.
Öğretmenliği bıraktı. Çok sevdiği öğretmenliği ancak bir yıl yapabilmişti.
SEMİHA YILDIRIM
O da öğretmendi.
Eşi; Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Erzincan Refahiye İlçesi Kayı Köyü’nden akrabasıydı.
Görücü usulüyle evlendiler.
Evlenince o da öğretmenliği bıraktı.
Örtündü.
Ev hanımı oldu.
GÜLTEN ÇİÇEK
Ailesi Yozgatlıydı. Yozgat ile Yerköy arasındaki Saray İlçesi’nde öğretmenlik yapıyordu. Cemil Çiçek ise Yozgat’ta avukattı. Görücü usulüyle evlendiler.
Gülten Hanım’ın öğretmenliği sadece beş yıl sürdü. Örtündü. Ev hanımı oldu.
FATMA Ş. AKDAĞ
Fatma Şeyda, Erzurum Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ikinci sınıf öğrencisiydi.
Babası subaydı.
Başı açıktı.
Nesrin Akdağ, müstakbel gelinini Erzurum’da bir toplantıda görüp beğendi.
Oğlu Recep Akdağ, Erzurum Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirmiş; üniversitede kariyer yapmıştı. Bekárdı.
Akdağ Ailesi, Ordu’ya gidip Fatma Şeyda Hanım’ı ailesinden istedi.
Evlendiler.
Fatma Akdağ, okulu yarım bıraktı.
Tesettüre girdi.
Ev hanımı oldu.
MEHTAP GÜLER
CHP Muğla Milletvekili Hasan Fehmi İlter’in kızıydı. Annesi Sevilay İlter ressamdı. DSP’li, eski Dışişleri Bakanı Sina Şükrü Gürel ile kuzendiler.
Hilmi Güler, ODTÜ’den Metalürji Mühendisi olarak mezun oldu. Aynı üniversitede yüksek lisans, doktora yaptı. TAŞ-TUSAŞ, MKEK, ETİBANK, İGDAŞ kurumlarında üst düzey görevler aldı. 33 yaşındaydı. Mehtap İlter ile tanıştı. Flört ederek, 1981 yılında evlendiler.
Babası Hasan Fehmi İlter bu mutlu olaya şahit olamadı; çünkü üç yıl önce vefat etmişti. Mehtap Güler evlenince örtündü. Çalışmayı bıraktı, ev hanımı oldu.
SANİYE ŞAHİN
Mehmet Ali Şahin ile Saniye Şahin teyze çocuklarıydı.
Mehmet Ali Şahin, Başbakan Erdoğan’ın İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden okul arkadaşıydı.
Memleketi, Karabük’ün Ovacık İlçesi’ne bağlı Ekincik Köyü’nde 1.5 yıl imamlık yaptı.
Teyzesinin kızı Saniye ile evlendi.
Bu akraba evliliğinden midir bilinmez; oğulları Fatih Şahin zihinsel engelli doğdu.
Mehmet Ali Şahin sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirme başarısını gösterdi.
Sonra siyasetin merdivenlerini hızla tırmandı.
En büyük destekçisi ise eşi; ev hanımı Saniye Şahin’di.
/_newsimages/
BÜYÜK olasılıkla, üniversitelerde türban serbest olacak. Herkes merakla bekliyor, sonra ne olacak?
Deniliyor ki, "mahalle baskısı" gibi üniversitelerde "türban baskısı" olacak; özellikle Anadolu’daki üniversitelerde başı açık kız öğrencilere örtünme baskısı gelecek.
Bu olabilir mi? Evet olur. Bitmedi. Meselenin bir başka yönü daha var:
Türbanlı kızlarımız üniversitelere girince ne olacak? Söyleyeyim:
Çok iyi okuyacak, çok başarılı olacak ve okullarını hep dereceyle bitirecekler. Peki, sonra ne olacak?
Ne olacak biliyor musunuz; evlenip, ev hanımı olacaklar!
Bunu da nereden çıkardınız demeyin. Gelin Türkiye’yi yöneten birkaç politikacının kızlarına bakalım:
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün kızı Kübra, Bilkent Üniversitesi’ni bitirir bitirmez evlendirildi. Çalışıyor mu, hayır!
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kızı Esra, ABD’de Indiana Üniversitesi’nde okudu. Çalışıyor mu? Hayır. Başbakan’ın diğer kızı Sümeyye çalışıyor mu; hayır!
Milli Görüş’ün lideri Necmettin Erbakan’ın kızları; Elif Bilkent Üniversitesini bitirdi, Zeynep ise ODTÜ’yü. Üstelik "başları açık okudular" diye parti içinde muhalif sesler çıkmıştı. Peki, bugün çalışıyorlar mı; hayır! Evlendiler, çocuk yaptılar. Yani ev hanımı oldular.
Enerji Bakanı Hilmi Güler’in kızı Ayşe Şeyma da Gazi Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nü bitirir bitirmez, eski Orman Bakanı Osman Pepe’nin oğlu İsmail ile evlendirildi.
Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, Bilkent Üniversitesi’ni bitiren kızı İclal’i hemen evlendirdi.
Ulaştırma Bakanı Binalı Yıldırım’ın kızı Büşrah...
Listeyi uzatmaya gerek var mı?
Çok merak ediyorsanız; daha yaşları küçük olan Büşra Şahin, Zişan Güler, Büşra Çelik’i medyadan takip ediniz. Onlar da ablaları gibi üniversiteyi çok iyi dereceyle bitirecekler ve sonra hemen evlendirilecekler.
Niye?
Bu gencecik kızlarımız üniversiteyi bitirir bitirmez, çalışmalarına fırsat verilmeden neden hemen evlendiriliyor?
Şimdi derler ki, "Sana ne, bu da bir özgürlük sorunu".
Öyle ya...
Aslında tüm bunlar; özgürlüğün tesettüre sokulması değil mi?
SONER YALÇIN- SİZ KİMİ KANDIRIYORSUNUZ? DOĞAN YAYINLARI
1 Ocak 2012 Pazar
2011 Yılı Özeti
Atlantik ötesi emretti… Aralık ayında ara kapatıldı.. AKP’li bakanlar "Kürtlerin ne kadar hakkı varsa hepsini vereceğiz!" diye ekranlara çıktılar…
Terör örgütü mensupları ve Batının has çocukları, gerine gerine ve sırtları İkiz yasalara ve yedi düvele dayalı, ‘Derdimiz Kürt özerk bölgesi, otonomi falan değil, bağımsız devlet olacağız!’ açıklamasını yaptılar!
Küresel medya ‘Kürt baharı!’ yazıları yazdı, ertesi gün PKK/BDP Diyarbakır’daki ‘Tahrir meydanını’ hatırlattı…
Amerikan istihbaratının Türkiye uzmanları uzun zamandır ‘ yeni bir anayasa ve federasyon’ çığlıkları atmaktaydı! CIA’den Paul Henze, Türkiye’yi federasyon kalıbına sokmak için mali ve siyasi bunalımın biraz daha derinleşmesi gereğini anlatmıştı!
Yabancilar emrinde çalışan profesörler: Türk milletinin ‘bölünür’ olması gerektiğini taslaklaştırdılar… ‘Bölünmenin önünde hiçbir anayasal engel kalmamalı’,.‘‘Türk Yurttaşlığı Kavramı kalkmalı!’.dediler.. Sözüm ona ‘muhalefet’ ‘TSK, Türkiye Cumhuriyetini koruyup kollama görevinden istifa etsin!’ diye ortaya çıktı..
2011 sonunda Atlantik ötesinin emirleri net ve açıktı.. Biden, Panetta ve onlarca uzman Türkiye’yi bu nedenle komşu kapısı yaptı…
Suriye’ye aktif müdahale ve İran’a ambargo derhal planlanmalı, Ermenistan kapısı açılmalı, Kıbrıs’ta istenen adımlar atılmalıydı.
Türk MİLLETİ içerde YENİ ANAYASA ve FEDERASYON kıskacı ile karşı karşıya kalacaktı..
ABD istihbaratının kılavuzluğunda Türkiye, bölünmeye zemin hazırlayan adımlar atacaktı..
9 Kasım 2011 Çarşamba
Önderim, kurtarıcım, varlığımı düşünmeden feda edeceğim insan: ATATÜRK

Gurur duyuyoruz, saygıyla anıyoruz, özlüyoruz. Son yıllarda sana karşı mahçubiyetimiz katlanarak artsa da hertürlü yalancının, bölücünün, şarlatanın, sahte iman sahibinin, sahtekarın, hainin günün birinde hakettiğini bulacağına inancımız tam. Kalbimizde sevgin, belleklerimizde bize yaşattığın gurur, vicdanımızda sesin oldukça o şarlatanların istediği hiç bir şey gerçekleşmeyecektir.
ve elbetteki hiç bir şeyin kıymetini bilmeyen, kendini -her nedense- üstün, -güya- özgürlükçü, -bu kanıya nerden vardılarsa-aydın sananlar sana duyduğumuz bu sevgiyi asla anlayamayacaklardır.
30 Temmuz 2011 Cumartesi

Koşaner'in istifasının ardından Kara Kuvvetleri Komutanı Erdal Ceylanoğlu, Deniz Kuvvetleri Komutanı Eşref Uğur Yiğit ve Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Aksay da istifasını açıkladı.
Genelkurmay'daki toplu istifa cumhuriyet tarihinde bir ilk.
Genelkurmay Başkanlığı görevinden emekliliğini isteyen Orgeneral Işık Koşaner bir veda mesajı yayınladı.
http://haber.gazetevatan.com/iste-kosanerin-veda-mesaji/391427/1/Gundem
29.07.2011
19 Ocak 2011 Çarşamba
Aksırıncaya, Tıksırıncaya Kadar Gerçek
-
-
Cumhuriyet 17.01.2011
SÖZDEN YAZIYA
Aksırıncaya, Tıksırıncaya Kadar Gerçek
Galatasaray’ın yeni stadı Türk Telekom Arena’nın açılışı, bir gerçeği açıklıkla ortaya koydu: Türkiye’de, birbirinden farklı iki Türkiye yaratılmak istendi.
Bunlardan birincisi gerçek Türkiye. Bunda normal insanlar var; yaşayan, çalışan, işi olan, işi olmayan, yaşamın gaileleri ile uğraşan insanlar. Bu gerçek Türkiye’deki insanlar, beğenirlerse beğeniyorlar, kızarlarsa kızıyorlar, alkışlıyorlar, yuhalıyorlar. Yani gerçek’ler.
Diğeri ise yalancı Türkiye. Bunda gerçek olmayan insanlar var. İktidarın yarattığı insanlar, her şeyi ile, kanı ile, canı ile, midesi ile iktidara bağlı insanlar. Ve onların Türkiye’si. O Türkiye’nin içinde, iktidar temsilcileri var. Kendilerine liberal diyen, sözüm ona aydınlar var. Hani yandaş denilen aydınlar, yani yalancı aydınlar, gazeteler, gazeteciler. Tümü ile.
Evet iki Türkiye’nin var olduğunu, birincisinin gerçek Türkiye, diğerinin ise yalan Türkiye olduğunu, Türk Telekom Arena’nın açılışında bir kez daha gördük. Birinci Türkiye, yani gerçek Türkiye, Sayın Başbakan’a ve iktidara kızmış. Bilmiyorum neden... Belki “doğruları söylemediği içindir”, belki “aksırıncaya, tıksırıncaya kadar içtiniz be” dediği içindir, belki “106 yıllık Galatasaray’ın, Ali Sami Yen’e karşılık yeni stadını yaparken, makarna, bulgur ve sadaka mantığı ile davranabileceklerini” zannettikleri içindir. Ama tepkisini ortaya koydu. Böyle zanneden TOKİ Başkanı’nı yuhaladı. Başbakan’ı konuşturmadı.
Diğer Türkiye ise gerçekten de yalan Türkiye! Tabii ki iktidarı ıslıklamadığı, yuhalamadığı için değil. Tabii ki değil. Çünkü yalan Türkiye, gerçekten de yalan! Olanı anlatmıyor, olmayanı varmış gibi göstermeye çalışıyor. Kendi yandaşlarının ve iktidarın anlattığını, bize gerçekmiş gibi yutturmaya çalışıyor. Bunların dışında bir şey anlatmıyor. TOKİ Başkanı ve Başbakan ıslıklanırken, saklıyor, soyunma odaları gösteriyor. TOKİ Başkanı’nın tam bir sadaka mantığı içinde söylediklerini yutuyor, saklamaya çalışıyor. Ve gerçek Türkiye’de yaşayan insanlar yokmuş gibi davranıyor. Her zamanki gibi!
Neden mi yalan Türkiye, yalan söylüyor? Çünkü iktidarın kızmasını istemiyor. İktidarın kızmasının, onlar için çok kötü olacağını biliyor. İktidarın kızması yerine, gerçek Türkiye’nin sesinin hiç duyulmaması daha iyi olur diye düşünüyor. Gerçek Türkiye’yi anlatmak kötü, bir de yandaş aydınları, gazetecileri kullandın mı, iş tamam diyor.
Nitekim hep böyle olmadı mı, olmuyor mu? Ve yalan Türkiye, her şeyi yalanlar(!) üzerine kurarken, gerçek Türkiye’nin var olduğunu hiç düşünmüyordu. Ve yalan Türkiye’nin iktidarı, sadece yandaşlarını yanına alıp, onlara sağladığı her tür sadaka ile, her şeyi, tüm yoksulluğu, hukuksuzluğu, işsizliği bile unutturacağını zannediyordu. Bir gün gerçek Türkiye ile, üniversitelerde ya da bir stat açılışında karşı karşıya kalacağını hiç düşünmüyordu. Ve “yalan Türkiye’nin”, her türden, her meslekten yandaşları da bunu hiç düşünmüyorlardı.
Gerçi dünyadaki “otoriter ülkeler” ve diktatörlükler de, buna çok benzer. Birbirlerinden farklı iki ülke yaratırlar. Ve bu iki farklı ülkenin varlığı ile güç kazanırlar. Bu iki ülkeden sadece birinde yaşamayı yeğlerler. Halkla yan yana gelmezler. Yan yana geldikleri, hep kendi adamlarıdır, “kulaklarından tutup atarım” dedikleridir. Bunun dışında bol bol “yandaş” kullanırlar. Bol bol “kralın soytarısı” kullanırlar. Ya da yandaş aydın, yandaş gazeteci, yandaş işadamı, yandaş memur, yandaş yargıç, yandaş savcı. Televizyonlara, gazetelere, sadece kendi adamlarını yerleştirirler. Ve bir de, ikinci ülkenin yani “yalancı ülkenin” gerçek ülke olduğuna, tüm halkı inandırmaya çalışırlar. İnanmayanlara “bana bakın, yoksa bertaraf olursunuz” derler. Hatta ısrar edenleri de hapislerde süründürürler.
Sevgili dostlar, Türkiye’de işler bu aşamaya geldi mi, bunu bilemem, sizler bilirsiniz, ama, bizler iki Türkiye’nin var olduğunu gördük. Ayrıca protesto edenler, birkaç öğrenci olunca, dövdüren bakanların, 30 bin kişi ıslıkladığında, hiçbir şey yapamayacaklarını da gördük. Ve bir de gerçek Türkiye’nin, sadaka kabul etmediğini, “aksırıncaya, tıksırıncaya kadar” ıslıkladığını gördük. O gece “onurlu Galatasaray seyircisi” gösterdi tüm bunları.
Bir de SON SÖZ: 106 yıllık Galatasaray’ın Başkanı, iktidarın, sadaka mantığı içinde stat yapmasını ve TOKİ Başkanı’nın bu yönde söylediklerini çok haklı bulabilir. Ama onurlu GS taraftarının tümünün de bunu haklı görmesini ve tek söz etmemesini isteme hakkı yoktur.
Süheyl Batum
Cumhuriyet 17.01.2011
SÖZDEN YAZIYA
11 Ocak 2011 Salı
‘Kimse yaşam tarzımıza müdahale edemez’ diyen liboşlar... Neredesiniz?

Mustafa Mutlu
mmutlu@gazetevatan.com
Bundan beş-altı yıl önce üniversitelerde türban tartışmasının kızıştığı günlerdi...
Liberal arkadaşlardan biri gazetede koluma girdi ve “Abi çok sert yazılar yazıyorsun... Varsın türban üniversiteye girsin ne olmuş yani” dedi...
Ben de türbanla sorunum olmadığını, sadece yasaların ayaklar altına alınmasından rahatsızlık duyduğumu, bugün türban diye dayatanların kendisi kadar demokrat davranmayacaklarını, günü gelince etek boyuna, içkiye, kız-erkek arkadaşlığına da müdahale etmeye kalkışacaklarını söyledim.
Aldığım yanıt, “Paranoyaya kapılmışsın. Asla öyle bir şey olmaz. Hem yaşam tarzımıza müdahale etmeye kalkışsalar bile biz buna izin vermeyiz” oldu...
Dün elimdeki gazetelerle o arkadaşın yanına gittim ve işaretlediğim haberi okumasını istedim.
Haberde Samsun Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü‘nde çalışan Psikolog Zeynep Akyüz’ün, etek boyu yüzünden müdürü tarafından işten atıldığı belirtiliyordu.
Arkadaşım bu haberi okuyunca sözün nereye geleceğini anladı. Tam konuşmaya hazırlanıyordu ki; bu kez DHA‘nın 15 dakika önce geçtiği bir haberi önüne uzattım.
Bu haberde de Mersin’deki Nevit Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi’nde, kız ve erkek öğrencilerin birbirlerine 45 santimetreden daha fazla yaklaşmamalarının istendiği belirtiliyordu. Üstelik bu uygulama; kız-erkek ayrımcılığı anlamında bu okul için bir ilk de değilmiş... Önce kızların ve erkeklerin yemekhaneleri ayrılmış... Veliler ve öğrenciler de, bütün öğrencileri “potansiyel sapık” olarak gören bu uygulamaları protesto ediyormuş.
Haberi okuyunca; arkadaşımın yüzü iyice değişti...
Bu kez masasının üzerine okurlarımızdan Bülent Özdemir‘in gönderdiği ve 1932 yılında Şebinkarahisar‘da Öğretmen Okulu‘nda okuyan annesinin, okul bahçesinde voleybol oynarken çekilmiş bir fotoğrafını koydum...
Sonra yanına beş-altı eski fotoğrafı dizip,“Ne düşünüyorsun” diye sordum:
Aldığım yanıt, “Şoktayım” oldu...
Arkadaşım şoktaydı ama durmaya niyetim yoktu:
Ekonomi Servisi Müdürümüz Ercan İnan’dan aldığım son haberi uzattım arkadaşıma ve okumasını rica ettim:
“Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun hazırladığı yeni yönetmeliğe göre artık Topkapı Sarayı’nın bahçesinde, Arkeoloji Müzesi’nde, Aya İrini’deki bir konserde veya İKSV müzik festivallerinde ya da Tophane’de yapılacak bir sergide veya İstanbul Modern’de bir kadeh şarap bile servis edilemeyecek. 24 yaşın altındakilere içki satışı yasaklanacak...”
Arkadaşım haberi okuyup bitirdiğinde, “Türkiye’de seçme yaşı kaç” diye sordum.
“18” yanıtını alınca devam ettim:
“Yani 18 yaşında gençler ülkenin kaderini oy vererek belirleyebiliyorlar ama bundan sonra 24 yaşın altındakilere içki satılmayacak... Bu haberler karşısında hâlâ, paranoyaya kapıldığımı düşünüyor musun? Yaşam tarzımıza müdahalenin başladığını artık sen de görmeye başladın mı?”
Sonra da bitirici hamleyi yaptım:
“Hani yaşam tarzına müdahaleye izin vermezdiniz? Harekete geçmek için daha ne olmasını bekliyorsun?”
Arkadaşım sadece kısık sesle, “Çok kötü günlere gidiyoruz galiba, çoookkk” diyebildi...
DURUM VAHİM
Sadece bu üç örneği verdiğime bakmayın; durum gerçekten vahim...
Her gün Anadolu’nun ve büyük şehirlerin ücra köşelerinde bu örnekler gibi yüzlerce olay yaşanıyor...
Ve ne yazık ki bunların birçoğu, yaşayanlar tarafından kabullenildiği için, medyaya bile yansıtılmıyor.
AKP anlayışının yaptığı tüm akıl almaz işlere sempatiyle bakan liboş arkadaşlar, bugün gerçeği gördüler...
Ama...
Ne yazık ki, atı alan Üsküdar’ı geçti!
Ben bu çağ dışı uygulamaları hayatımıza sokan gericileri suçlamıyorum. Çünkü onların ne olduğu ilk günden beri belliydi...
Benim derdim, onların yanında yer alan ve hatta oy vererek destekleyen liboş takımıyla...
Sakın bana bir daha, “Hayat tarzımıza müdahale edemezler” demeyin...
Müdahale haberlerini katlayıp...
Masanızın üstüne koyarım!
Yıl, 1932... Şebinkarahisar Öğretmen Okulu’nun kız ve erkek öğrencileri büyük bir neşeyle voleybol oynuyor... Ama kimse “Aralarında 45 santimetre mesafe var mı” diye kontrol etmiyor!
GÜNÜN SORUSU
Sorum; dünyaca ünlü heykeltıraşımız Mehmet Aksoy’un Kars’ta yaptığı “İnsanlık Anıtı”na, “Ucube” diyen sanat eleştirmeni Recep Tayyip Erdoğan’a:
Diplomanızı hangi güzel sanatlar akademisinden aldınız?
Mustafa Mutlu -
mmutlu@gazetevatan.com
10.01.2011
6 Ocak 2011 Perşembe
Türkiye'yi Yiyen Yamyamlar
*
*
i
i

Hani meşhur bir deyiş vardır, filmlerde çok sık duyduğumuz:
“Ben nerede hata yaptım?” derler.
Sahi, biz nerede hata yaptık? Ülkemizi bu durumlara düşürdük, yamyamlara teslim ettik...
Türkiye ' yi yamyamlar yiyor.
Bir leşe saldıran çakallar gibi bu güzel, bu eşşiz, bu yeryüzünün en güzel yerindeki , en güzel insanların yaşadığı ülkeye saldırıyorlar!
Ağızları, tırnakları, gözleri kanlı bu saldırganların...Gözlerini toprak doyursun derler ya, bunların gözlerini toprak bile doyuramayacak...
Bunlar gidecek, daha açlar gelecek...Onlar, onlar derken bu devran hep böyle sürüp gidecek...
Aziz Nesin'in bir anı kitabı vardır: “Böyle gelmiş, böyle gitmez”
Bizde bu yiyicilik, geçmişini, değerlerini tüketmek, yoketmek... böyle gelmemiş aslında, sadece böyle yapanlara karşı ülkemizin bir koruyucu sistemi, bir koruyanı, bir kollayanı yok...
Geçen gün gazetelere manşet atmışlar: Lüferi kurtarsa kurtarsa ancak başbakan kurtarır.
Lüfer? Başbakan? Ne alâka deyip yazının devamını okuyorum.
Lüferin küçüğü sarıkanat ve çinekop balıklarının yasaklanmasını istiyorlar yazıda. Bunu yapsa yapsa başbakan yapabilir, yani bu balıkları avlamayı ancak başbakan yasaklayabilir anlamında bir yazı...
Tek adamlığa, bir kişinin hakimiyetine, ülkenin sahipsizliğine bakar mısınız?
Denizlerimizin nesli tükenen balığını koruyacak bir kanunumuz, kendinden işleyen bir düzenimiz yok!
Sanki krallık veya şeyhlikle yönetiliyoruz!
Denizlerimiz korunmuyor! Topraklarımız korunmuyor! Sularımız korunmuyor! Mimari yapımız, şehirlerimiz, tarihî eserlerimiz, taşımız, otumuz, bitkimiz, ağacımız , kuşumuz, börtü böceğimiz, hayvanımız...korunmuyor!
Kısaca doğamız korunmuyor!
İşte yine yeni duyduğumuz bir konu manşetlerde:
“Türkiye çok değerli humik maddelerini yok pahasına satıyor!”
“Yabancılar Türkiye ' den humik maddelerin yoğun olarak bulunduğu torf satın alıyor.” Her ülkenin humik maddelerini koruyan kurumları, dernekleri, bilim insanları var, bizim bu konuda çalışan bir bilim adamımız bile yok!”
Bu da nesi diye okuyoruz bu maddenin ne olduğunu hemen.
Humik maddeler binlerce yılda meydana gelen, bitki ve hayvanların çürümelerinden oluşan toprağın en değerli kısımlarıymış...Diğer ülkeler bu maddeleri korurken biz yok pahasına satıyormuşuz...
Tıpkı tarım topraklarımızı, arazilerimizi, dağımızı, taşımızı, koylarımızı, derelerimizi, kıyılarımızı...satmamız gibi...
Tarihimizi satmamız ise en acısı. Sömürgeci ülkeler yok etmek istedikleri ülkelerin önce belleklerini siliyorlarmış, geçmişleriyle bağlarını kesiyor, eski , geleneksel ne varsa ülkelerinde silip süpürüyorlarmış...
Müzelerimize bile el attılar bu yamyamlar. Müzelerimizdeki “Kurtuluş Savaşı” ibaresi bile çıkardıkları bir kanunla silindi.
Bizim bir “Kurtuluş Savaşımız” olmamış gibi algılatacaklar halkımıza, yeni yetişenlere...
Nasıl Çanakkale Savaşları ' nı saldırgan, ülkemizi işgale gelmiş Anzaklar 'ın torunlarıyla kutlar olduk, Çanakkale Deniz Zaferleri 'ni zafer gününden çıkarıp şehitlerimizi anma gününe yani ağlama, yanma gününe çevirdik...Bu da aynı böyle...
Bizi arkadan vurmaya kalkan, Ruslar 'la, Fransızlar 'la anlaşan Ermeni vatandaşlarımızın ihanetini bile inkar etmediler mi, siz bir şey yapmadınız hepsini biz Türkler yaptık demeye getirmediler mi ülke yöneticileri? Daha yakında dememiş mi Dışişleri bakanı, “Ermeni Sözde Soykırım Tasarısının” ABD meclisinden dönmesi üzerine Ermeniler 'e: “Biz sizin acılarınızı anlıyoruz, siz de bizim açılarımızı anlayın” diye... Maç numarasına yatıp davet ettikleri Ermenistan Cumhurbaşkanının uçağının gövdesinde Ağrı dağımızın sembolü yok muydu evvelsi yılki ziyarette? Yine böyle bir maç numarasıyla gittikleri Ermenistan ¢da arkalarında Ağrı dağımızın resmi bulunan Batı Ermenistan(?) haritası bulunmuyor muydu?
Bu yapılanlara halk olarak tepki göstermemek, yalayıp yutmak neyin nesidir söyler misiniz? Umursamazlık mı? Düşüncesizlik mi? Belleğini, düşünce yetisini yitirmek mi?
Yabancılara bu toprak satışını ilk kez duyduğum da inanamamıştım, partilerimizin, devlet adamlarımızın, bilim insanlarımızın bu boş vermişliğine, tepkisizliğine...
Kentlerimizin ruhunu satıyorlar, robot kentlere dönüştürüyorlar, kimsiz kimliksiz, ses çıkaran yok!
Sulukule kentsel dönüşüm ihanetiyle dümdüz edilecek veya çoktan edildi, üç beş kişiden, üç beş o semtin vatandaşından başka gözyaşı döken, sızıldanan olmadı...
Bir kültür, bir yaşam biçimi, bir tarihsel mekân yok ediliyor, milletimizin haklarını koruyan yasalarımız yok!
Haydarpaşa gibi bir tarih âbidesi ihmalden veya hıyanetten yakılıyor, canlı yayında film seyreder gibi seyrediyoruz ve acımızı unutuveriyoruz...
Geçen yazın en önemli konusu İstanbul ' da eski tarihî okullarımızın yıkım kararıydı bu okulların arsalarına duyulan parasal açlık yüzünden... Anne babalar, çevrelerine duyarlı bir avuç insan sesini duyurmaya çalışmıştı, sonra yine sessizlik...
Yine geçen yılların birinde, bir tatilde memleketime gittiğim de ellili yılların ortasında yapılan iki katlı, geniş bahçeli okulumu yerinde bulamamıştım. Yıkmışlar , yerine üç katlısını, okuldan başka herşeye benzeyenini pis bir beton yığını olarak yapmışlar. Bizim neslin, daha sonrakilerin geçmişini silmişler...Çocuklarımıza, torunlarımıza gösterebileceğimiz, işte bu benim sınıfımdı, burası müsamere salonuydu...diye anlatabileceğimiz bir yer yok edilmiş hoyrat eller tarafından, paraya doymaz yamyamlar tarafından...Doğduğum büyüdüğüm memleketim Gerze 'deki seksen, yüz yıllık ortaokul binası bile tarihten silinmiş, yıkmışlar!
Memleketimin sahili taş yığınına döndürülmüş, denizi doldurulmuş, kayıkhaneleri yıkılmış, halkı geçmişini artık limana panolara astığı fotoğraflardan seyrediyor... Neden? Nedeni belli değil mi? Geçmişimizi silmek ve bunu yapmayı teşvik etmek için de bu işi yapanlara kâr etme imkânı, bu işten para kazanma imkânı yaratmak...
Korunmaya alınmış SİT alanlarımız, orman alanlarımız meclisin eliyle yakın zamanda paraya çevrilecek, korunmaları kaldırılacakmış...
Elin İngiliz 'i Türkiye 'nin en güzel koylarında sit alanında yerleşmeye yasak bir yarımadada hasbelkader vaktiyle yapılmış ama şimdi yapılaşmaya yasak olan bir cennette ev almıştı. O evde uslu uslu oturacağına ne yaptı dersiniz?
Evi yıkıp yerine yenisini yapmaya kalkmış. Evin üstünde bulunduğu tepeyi, ağaçlık ve kayalık araziyi tarumar etmiş, yıkmış, parçalamış, oymuş...İstediği yere istediği kadar beton dökmüş, koskaca tepe ve çevresi kelaynak kuşuna çevrilmiş...
Sanki sömürge ülkesinde Hindistan 'da yaşıyor İngiliz! Buna karşı ne yapıldı biliyor musunuz? Yapı bitene kadar ses çıkarılmadı. Sonra mahkeme kararıyla inşaatın durdurulduğunu duyduk. Devletin polisi, memuru, nesi geldiler çevresinde döndüler, dolaştılar ve gittiler...
Kimsenin gücü, burası koruma alanındaki ormanlık bir tepe demeye yetmedi. Türkiye 'nin ortak malı burası diyemedi kimse...Ne yaptın diyemedi...Dur diyemedi, dur!
Böyle daha neler neler anlatabiliriz...
Çevremizde neler neler oluyor...
Avrupa ülkelerinin durumunu az çok biliyorum. Almanya doğasını, geçmişini nasıl koruyor biliyorum...
Bir bilmediğim Amerika 'nın durumuydu. Bu gelişimde burada gördüklerim ağzımı deyim yerindeyse açık bıraktı...
Dili konusunda ta 2007 yılına kadar yazılı bir kanunları bile olmadan dilini tek dil yapan, koruyan bu devlet, doğasını nasıl koruyor şaşarsınız... Devlet eliyle bile değil, özel şirketlerin eliyle doğanın nasıl korunduğunu, çevreye nasıl sahip çıkıldığını burada gözlerimle gördüm...
Korunmaya alınmış bölgelerinde bir taşı yerinden oynatamıyorsunuz! Bir otu yerinden koparamıyorsunuz!
Bir evi neredeyse kırk kişilik heyetlerin önünden kırk bir kere geçirmeden onaylatmadan yaptıramıyorsunuz!
Önceki asra ait tramvay yollarını(San Fransisko'da) değil sökmek, bu yolları eski teknolojisiyle ve gürültüsüyle göğüslerini gere gere, övüne övüne, geçmişleriyle gurur duyarak kullanıyorlar.
Yeni evler başka alanlara yapılıyor. Eskiden yapılmış evler ve sokaklar aynen korunuyor. Pislikten geçilmeyen Çin mahallesi şehrin tam ortasında. En kıymetli bölgesinde. Burayı kaldırmayı kimse aklına bile getirmiyor. Gelen turist önce orayı göreyim diyormuş. Eski evleri, yolları, tramvayı, eski haliyle kalmış limanı, yolları, görüntüsü için geliyorlarmış buraya gezmeye gelenler...Yaşayanlar yasalara uyuyor; devlet ve belediye yönetimi ise şehirlerini koruyorlar. Şehrin her noktası denizi görüyor. Evler öyle plânlanarak yerleştirilmiş ki biri diğerinin önünü kapatmıyor. Basamak basamak iniyorlar tepelerden aşağıya doğru...
Bir oya gibi işlenmiş, temiz bakılmış, korunmuş eski yapılar...Bahçeler...Yeşil alanlar...Şehrin ortasında orman var, şaşarsınız...Ucu bucağı olmayan büyük parklar...Otopark değil, hemen beton kalıplar gelmesin aklınıza; dev ağaçlarla kaplı, çiçekli, oturma sıralarıyla dolu yemyeşil parklar...
Bir caddeleri var. Lombard caddesi. Zikzak çizerek yukardan aşağı inen bir cadde. Semt sakinleri çok yıllar önce arabalar caddeden yavaş insin, gürültü olmasın diye buranın karşılıklı yan taraflarına bitkiler diktirmişler, çiçekler ektirmişler. Kıvrılarak akan bir nehir gibi veya kıvrılarak inen bir yılan gibi cadde ortada kalmış bu yeşilliklerin.
Ama düşündükleri olmamış. Cadde bu haliyle öyle ilgi çekmiş ki, şu an en çok gezgini ağırlayan, arabaların bu kıvrık yoldan geçmek için sıraya girdikleri bir yol olmuş burası...
Çiçekli yolların içinden geçen merdivenli, yeşillikli ve güzel de bir yaya yolu var iki taraflı bu caddenin...
Benim memleketim Samsun geliyor yine aklıma. Altmışlı yıllarda tıpkı buralar gibi basamak basamak evleri yerleştirilmiş, her tepesinden denizi gören, yeşil Samsun. Şimdi değil denizi görmek betona boğulmuş, denizi doldurulmuş, limanı yok edilmiş ve sonra da İngiliz ' e satılmış Samsun!..
Burada çoğu yol yokuş olduğu için merdivenli yaya yolları bol, hem de öyle beş on basamak değil, onlarca basamak, in in ,çık çık bitmiyor...
Bizim memletimizde de böyle basamaklı yollar vardı, şimdi kaldı mı?
İstanbul¢u eski filmlerde görünce ne yapıyorsunuz? Tanıyor musunuz?
Bu kadar kısa sürede bu kadar değişiklik, bu kadar yıkım...olur mu? Dünyada böyle şey oluyor mu? Olur mu?
Haydi siz de yanınıza yörenize bir bakın!
Kıyılarımızda istediği gibi ev yapabilen yabancıları görüverin bir zahmet!
Kendi mimari yapılarıyla gönüllerince nasıl da ev yapabiliyorlar!
Bir sınırlayan, bir denetleyen, bir kültür birikimine sahip, bilim kurullarıyla çalışan, güzellik ve eskiye bağlılık gibi özellikleri gözeten belediyemiz var mı, kaldı mı belki bir Eskişehir dışında?
Yerli halkın “mütahitler” eliyle yaptırdığı ibretlik beton mezarlara bakın! Ruhsuz, şekilsiz, kişiliksiz apartmanlara, sokaklara, yokedilen ormanlarımıza dönün bir bakın!
Katledilen, araba yolları geçireceğiz diye dümdüz edilen doğa harikası kıyılarımızı hatırlıyor musunuz? Eski limanlarımız nerede? Galata Köprüsü nerede? Ülkemizin deniz kıyıları nerede?
Yaylalarımız, dağlarımız korunuyor mu?
Ülkemizin eski evleri nerede? Eski okulları nerede? Sarayları neden hep otel yapılıyor? Derelerimiz, çaylarımız nerede? Bunlardan geriye kalanları da HES adı altında kurulan su yamyamları yutmayacak mı?
Tarım arazilerimiz ne durumda? Her yerimizi saran, dağı taşı delerek naylonlarıyla ortaya fırlayan, yer altı sularımızı ve bitki örtümüzü bozan, yok eden seralardan ne haber, seralardan? Var mı bir denetleyeni, bir düzene sokanı? Bahçelerimiz, bağlarımız, ormanlarımız sökülüyor, sökülüyor, naylon örtülü hayalet çadırlara dönüşüyor görmüyor musunuz? Kışın yaz sebzesi yemeseniz ölür müsünüz? Ormanımız sökülmese, seralar bir disipline alınsa...Bu işi yapan halka başka iş imkânı yaratılsa, bahçe sebzesi ve meyvesi teşvik edilse...Yamyamlardan kurtarılsa...
Amerika aptal mı toprağını aynen koruyor! Ta ülkeye girerken size sorduğu sorularla önce bir gözdağı veriyor!
Hayvanını koruduğu meralarda otlatıyor! Tarımını bu iş için ayrılmış alanlarda yaptırıyor.
Bize ise genetiği değiştirilmiş tarım ürünleri dayatılıyor! Böyle ürünlere mahkûm ediliyoruz! Kendileri organik tarım yapıyor!
Kendileri tek dilli ülke. Bize olmayan dil dayatılıyor!
Kendileri olmayan tarihlerini koruyor kolluyor!
Bizim binlerce yıllık tarihimiz kül ediliyor! Binlerce yıldır bizim olan ülkemize göz dikiliyor! İstiklâl Savaşımız unutturuluyor!
Çevrenize iyi bakın, gençseniz büyüklerinize sorun, oralar eskiden nasılmış?
Yaş yaşamışsanız bir kendinizi sorgulayın! Görmeyen gözlerinizi aralayın!
Bakın bakın da gördüklerinize şaşın!
Türkiye' yi yamyamlar yiyor!
Türkiye tükeniyor!
Biz yalnız bölünmüyoruz, bölücü ihanete uğramadık yalnız, bir de biz herşeyimizle yok ediliyoruz...
Buna böyle seyirci kalmaya devam edersek biteceğiz!
Yamyamlar bizi yiyecek!
Feza Tiryaki, 4 Ocak 2011
http://www.guncelmeydan.com

