Share
ÇOCUKLUĞUMUZDA...
Bizim çocukluğumuzda annelerimiz çalışmazdı.
Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım.
Hatta Babanım bile anahtarı yoktu.
Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi.
Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki.....
En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.
Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani.
Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık.
Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya,zıplaya yürüyerek gelirdik.
Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi.
Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık.
Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.
Mahallemizdeki teyzeler Annemiz gibiydi.
Susayınca girer evlerine su içerdik.
Ya da pencereden bize bir sürahi bir bardak uzatırlar,hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.
Kısacacı evine gidip gelen (...ki;sadece çişi gelen giderdi evine)elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.
Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.
Bu bazen bir kurabiye, bazen bir meyve olurdu.
Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.
Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.
Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştırırlardı bizi...
Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.
Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz,onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.
Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.
Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık.
Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.
Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.
Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki. Komşumu tanımıyorum ama evinin camında, temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum.
Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem.
Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece; bilmem kaç kuruş hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri.
Evlerimiz var, içinde yaşayan yok. Parklarımız var, içinde oynayan çocuk yok.
Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar...
Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz...
Tahta iskemlelerimizde oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye
hatırını soran çocuklarımız yok oldu.
Ben kapılarında 'vale'lerin, 'bady'lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir.
Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.
Benim değildir bu kültür.
Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder..
Nedir bunlar?
Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.
Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.
İyi de neden böyle olduk ?
Biz mi istemiştik?
Yoksa birileri mi böyle istedi?..
'Her toplum hakettiği gibi yönetilir'derler ya, hakettiği gibi de yaşar diyelim mi?
25 Temmuz 2010 Pazar
26 Haziran 2010 Cumartesi
25 Haziran 2010 Cuma
BDP ‘özerklik’ istiyor
Share
BDP’li Belediye Başkanları ve il genel meclisi üyelerinin katıldığı toplantıdan yeni kararlar çıktı
Diyarbakır’da geçen hafta gerçekleştirilen BDP’li Belediye Başkanları ve il genel meclisi üyelerinin katıldığı toplantıdan, “özerk yönetim için” harekete geçme kararı çıktı. Toplantı sonunda yayınlanan bildiride Türkiye’nin Avrupa Birliği Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na koyduğu çekincelerin kaldırılması için mücadele kararı alındı. 7 il, 51 ilçe ve 40 belediye başkanlığını elinde bulunduran BDP’nin Grup Başkanvekili Bengi Yıldız da, Avrupa’daki demokratik özerklik uygulamalarını örnek göstererek, bu talebi savundu.
Yıldız, “Biz bu ülkeyi bölmek istiyoruz, bağımsız bir Kürt devleti kurmak istiyoruz” gibi bir söylemlerinin olmadığını ancak demokratik özerkliği istediklerini, Kürtlerin kendi kendini yönetmesi gerektiğini savunduklarını söyledi. Partisinin ortaya koyduğu demokratik özerklik projesinin, etnik bir demokratik özerklik projesi olmadığını kaydeden Yıldız, bir gazetecinin, “oraya gidiyor” sözleri üzerine, “Nereye gideceğine siz karar veriyorsunuz. Siz niyet okuyorsunuz. ’Oraya giderse bağımsız bir devlete de gider’ diyorsunuz. Avrupa’da demokratik özerklik, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi o ülkeleri bölmüş mü, güçlendirmiş mi?” dedi. Bengi Yıldız, “Bir toplum aldığı kararlarda söz ve yetki sahibi olduğunda, kendine güveni gelir, başka arayışların içerisine girmez” şeklinde konuştu.
www.gazetevatan.com
23.06.2010
Diyarbakır’da geçen hafta gerçekleştirilen BDP’li Belediye Başkanları ve il genel meclisi üyelerinin katıldığı toplantıdan, “özerk yönetim için” harekete geçme kararı çıktı. Toplantı sonunda yayınlanan bildiride Türkiye’nin Avrupa Birliği Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na koyduğu çekincelerin kaldırılması için mücadele kararı alındı. 7 il, 51 ilçe ve 40 belediye başkanlığını elinde bulunduran BDP’nin Grup Başkanvekili Bengi Yıldız da, Avrupa’daki demokratik özerklik uygulamalarını örnek göstererek, bu talebi savundu.
Yıldız, “Biz bu ülkeyi bölmek istiyoruz, bağımsız bir Kürt devleti kurmak istiyoruz” gibi bir söylemlerinin olmadığını ancak demokratik özerkliği istediklerini, Kürtlerin kendi kendini yönetmesi gerektiğini savunduklarını söyledi. Partisinin ortaya koyduğu demokratik özerklik projesinin, etnik bir demokratik özerklik projesi olmadığını kaydeden Yıldız, bir gazetecinin, “oraya gidiyor” sözleri üzerine, “Nereye gideceğine siz karar veriyorsunuz. Siz niyet okuyorsunuz. ’Oraya giderse bağımsız bir devlete de gider’ diyorsunuz. Avrupa’da demokratik özerklik, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi o ülkeleri bölmüş mü, güçlendirmiş mi?” dedi. Bengi Yıldız, “Bir toplum aldığı kararlarda söz ve yetki sahibi olduğunda, kendine güveni gelir, başka arayışların içerisine girmez” şeklinde konuştu.
www.gazetevatan.com
23.06.2010
24 Haziran 2010 Perşembe
26 yılın kanlı bilançosu
Share
www.gazetevatan.com
24.06.2010
1984’ten 2010 yılına 26 yılın kanlı bilançosu
PKK terör örgütünün 26 yıllık kanlı eylemlerinin sonuçları
Türkiye, PKK'nın ilk eyleme başladığı 1984'ten 22 Haziran 2010'daki Halkalı saldırısına kadar 6 bin 653 şehit verdi.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Mart 2009’da İran’a giderken “Kürt sorununda güzel şeyler olacak” diyerek ilk sinyalini verdiği “demokratik açılım”ın başlangıcından bu yana terörle mücadelede verilen şehit sayısı 134’e ulaşırken, Türkiye bölücü teröre 26 yıl içinde toplam 6 bin 653 şehit verdi. Bu dönem içinde 5 bin 687 vatandaş da hayatını kaybetti.
Genelkurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, PKK’nın ilk silahlı saldırısını düzenlediği 1984’ten Mart 2009’a kadar asker, polis ve geçici köy korucularından oluşan toplam 6 bin 520 kamu görevlisi şehit oldu.
Mart 2009’dan bu yana da 134 kişi daha şehit verildi. Böylece 1984 ile 22 Haziran 2010 günü Halkalı’da gerçekleştirilen bombalı saldırı dahil tüm şehitlerin sayısı 6 bin 654 oldu.
41.828 cana mal oldu
PKK’nın ilk eylemine başladığı 1984 ile Mart 2009 arasında toplam 29 bin 639 terörist ölü, 4 bin 937 terörist de yaralı ele geçirildi.
PKK terörü, şehit, hayatını kaybeden vatandaş ve ölü ele geçirilen terörist olarak toplam 41 bin 828 insanın hayatına mal oldu. 26 yıl boyunca toplam 21 bin 615 kişi de yaralandı. Böylece PKK ile mücadele sırasında 63 bin 443 kişi ölü veya yaralı olarak doğrudan zarar gördü.
2009 yılı Mart ayınden beri gerçekleştirilen saldırılarda verilen şehitler ve ölü ele geçirilen teröristler de dahil edildiğinde bu rakam 63 bin 500’ü geçmiş durumda. PKK terörü binlerce ailenin acılar içinde yaşamasına sebep olurken, bazı analistlere göre ekonomik maliyeti 300 milyar dolar olarak tahmin ediliyor.



Kürt açılımı politikası nedeniyle saldırılarına ara veren terör örgütü PKK’nın eylemlerine hız vermesi ve son iki ayda 50’nin üzerinde şehit verilmesi üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Türkiye’de ne zaman iyi birşeyler oluyor, ekonomik atılımlar yapılıyor, Türkiye ne zaman bölgesinde güçleniyor o zaman teaşeron örgüt devreye sokuluyor.” yorumunu yaptı. Terör eylemleri istatistikleriyle Türkiye ekonomisinin büyüme rakamları karşılaştırıldığında, Başbakanı doğrulayan bir sonuç ortaya çıkmıyor.
Türkiye, terör eylemlerinin en fazla olduğu ve en çok şehit verildiği 1990’lı yıllarda ekonomi krize girmişti. Ekonominin en istikrarsız olduğu ve kriz yaşandığı 1994 yılında terör şehitlerinin sayısı 1145 olmuştu.
Yine kriz yılı 2001’de şehit sayısı 20’ye kadar düşmüştü. Buna karşılık ekonominin yüzde 8.4 büyüme gösterdiği 2004 yılında şehit sayısı 105 olarak gerçekleşti. Terör uzmanı Ercan Çitlioğlu, terörün kendi mantığı ve stratejisi olduğunu, her zaman ekonomik gelişmelerle bağlantılı olmadığını söyledi.





www.gazetevatan.com
24.06.2010
www.gazetevatan.com
24.06.2010
1984’ten 2010 yılına 26 yılın kanlı bilançosu
PKK terör örgütünün 26 yıllık kanlı eylemlerinin sonuçları
Türkiye, PKK'nın ilk eyleme başladığı 1984'ten 22 Haziran 2010'daki Halkalı saldırısına kadar 6 bin 653 şehit verdi.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Mart 2009’da İran’a giderken “Kürt sorununda güzel şeyler olacak” diyerek ilk sinyalini verdiği “demokratik açılım”ın başlangıcından bu yana terörle mücadelede verilen şehit sayısı 134’e ulaşırken, Türkiye bölücü teröre 26 yıl içinde toplam 6 bin 653 şehit verdi. Bu dönem içinde 5 bin 687 vatandaş da hayatını kaybetti.
Genelkurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, PKK’nın ilk silahlı saldırısını düzenlediği 1984’ten Mart 2009’a kadar asker, polis ve geçici köy korucularından oluşan toplam 6 bin 520 kamu görevlisi şehit oldu.
Mart 2009’dan bu yana da 134 kişi daha şehit verildi. Böylece 1984 ile 22 Haziran 2010 günü Halkalı’da gerçekleştirilen bombalı saldırı dahil tüm şehitlerin sayısı 6 bin 654 oldu.
41.828 cana mal oldu
PKK’nın ilk eylemine başladığı 1984 ile Mart 2009 arasında toplam 29 bin 639 terörist ölü, 4 bin 937 terörist de yaralı ele geçirildi.
PKK terörü, şehit, hayatını kaybeden vatandaş ve ölü ele geçirilen terörist olarak toplam 41 bin 828 insanın hayatına mal oldu. 26 yıl boyunca toplam 21 bin 615 kişi de yaralandı. Böylece PKK ile mücadele sırasında 63 bin 443 kişi ölü veya yaralı olarak doğrudan zarar gördü.
2009 yılı Mart ayınden beri gerçekleştirilen saldırılarda verilen şehitler ve ölü ele geçirilen teröristler de dahil edildiğinde bu rakam 63 bin 500’ü geçmiş durumda. PKK terörü binlerce ailenin acılar içinde yaşamasına sebep olurken, bazı analistlere göre ekonomik maliyeti 300 milyar dolar olarak tahmin ediliyor.



Kürt açılımı politikası nedeniyle saldırılarına ara veren terör örgütü PKK’nın eylemlerine hız vermesi ve son iki ayda 50’nin üzerinde şehit verilmesi üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Türkiye’de ne zaman iyi birşeyler oluyor, ekonomik atılımlar yapılıyor, Türkiye ne zaman bölgesinde güçleniyor o zaman teaşeron örgüt devreye sokuluyor.” yorumunu yaptı. Terör eylemleri istatistikleriyle Türkiye ekonomisinin büyüme rakamları karşılaştırıldığında, Başbakanı doğrulayan bir sonuç ortaya çıkmıyor.
Türkiye, terör eylemlerinin en fazla olduğu ve en çok şehit verildiği 1990’lı yıllarda ekonomi krize girmişti. Ekonominin en istikrarsız olduğu ve kriz yaşandığı 1994 yılında terör şehitlerinin sayısı 1145 olmuştu.
Yine kriz yılı 2001’de şehit sayısı 20’ye kadar düşmüştü. Buna karşılık ekonominin yüzde 8.4 büyüme gösterdiği 2004 yılında şehit sayısı 105 olarak gerçekleşti. Terör uzmanı Ercan Çitlioğlu, terörün kendi mantığı ve stratejisi olduğunu, her zaman ekonomik gelişmelerle bağlantılı olmadığını söyledi.





www.gazetevatan.com
24.06.2010
21 Haziran 2010 Pazartesi
11 Şehit- Nerdesiniz?
Share
.
..
.

Önceki gece 250 PKK’lı, Hakkari Şemdinli’de Günyazı Köyü’nün Irak sınırındaki Tekeli Jandarma Taburu’na 3 ayrı noktadan roketatar ve otomatik silahlarla saldırdı. 5 saat süren sıcak çatışmada 9 Mehmetçik şehit oldu, 14 asker yaralandı... Dün öğle saatlerinde ise teröristlerin önceden döşediği mayının infilak etmesi sonucu 2 asker daha şehit oldu, 2 asker de yaralandı.
19.06.2010
www.gazetevatan.com
***********************************************************************************
FİLİSTİN için yırtındınız da...
Şimdi niçin ortalıkta yoksunuz?..
Niçin sesiniz çıkmıyor?..
Niçin televizyonları çağırıp iki parmağınızı birden sallamıyorsunuz?.. Niçin dünyayı ayağa kaldırmıyorsunuz?..
Nerdesiniz?..
*
Dün kadın okurum, attığı e-mail’de “Yaban güvercinlerini vurdular yine” diyordu...
Her şartta Mavi Marmara gemisinde ölenlerden kat be kat fazla gelen ilk haberlere göre vurulan Mehmetçiklerin sayısı...
Tabii ki onlara da yanmıştı yüreği, vicdanı olan herkes gibi... Ama yaban güvercinleri; bir pis siyasi planın, gemiye doldurulmuş kurbanları olarak ölmediler...
Ya da Filistin toprakları için...
Onlar; yurt topraklarını beklerken, Türkiye rahat uyusun diye, o gece karanlığında vatanları için canlarını verdiler...
*
İyi ama niçin o yeşil bayraklı kalabalıklar Kızılay’a-Taksim’e çıkıp bağırmıyorlar?..
Niçin yurdun dört bir yanında aynı anda mitingler başlamıyor?..
Niçin dinci yazarlar megafonları alıp tepinmiyorlar?..
Niçin toplu gıyabi namazlar kılınmıyor?..
Niçin sesi çıkmıyor mollanın?..
*
Niçin “Dünyayı başlarına yıkarız” diye parmağını dört bir yana sallamıyor ve acele hastanelere koşmuyor Başbakan?..
Hani “van minüt” mü ne?..
Bülent Arınç niçin televizyona çıkıp ağlamıyor?..
Dün “Genelkurmay’dan açıklama bekliyorum” diyebilen TBMM Başkanı, niçin o açıklamayı “açılım”ın mimarı Başbakan’dan isteyemiyor?..
O iktidar milletvekilleri niçin gözlerini sile sile koşup birer çılgına dönmüyorlar?..
Niçin acil kriz toplantıları yapılmıyor?..
Niçin belediye otobüsleri, şehirlerin meydanlarına sembolik “cihat” için bedava insan taşımıyorlar?..
Nerdesiniz?...
Nerde?
Bekir Coşkun
20.06.2010
www.haberturk.com
..
.

Önceki gece 250 PKK’lı, Hakkari Şemdinli’de Günyazı Köyü’nün Irak sınırındaki Tekeli Jandarma Taburu’na 3 ayrı noktadan roketatar ve otomatik silahlarla saldırdı. 5 saat süren sıcak çatışmada 9 Mehmetçik şehit oldu, 14 asker yaralandı... Dün öğle saatlerinde ise teröristlerin önceden döşediği mayının infilak etmesi sonucu 2 asker daha şehit oldu, 2 asker de yaralandı.
19.06.2010
www.gazetevatan.com
***********************************************************************************
FİLİSTİN için yırtındınız da...
Şimdi niçin ortalıkta yoksunuz?..
Niçin sesiniz çıkmıyor?..
Niçin televizyonları çağırıp iki parmağınızı birden sallamıyorsunuz?.. Niçin dünyayı ayağa kaldırmıyorsunuz?..
Nerdesiniz?..
*
Dün kadın okurum, attığı e-mail’de “Yaban güvercinlerini vurdular yine” diyordu...
Her şartta Mavi Marmara gemisinde ölenlerden kat be kat fazla gelen ilk haberlere göre vurulan Mehmetçiklerin sayısı...
Tabii ki onlara da yanmıştı yüreği, vicdanı olan herkes gibi... Ama yaban güvercinleri; bir pis siyasi planın, gemiye doldurulmuş kurbanları olarak ölmediler...
Ya da Filistin toprakları için...
Onlar; yurt topraklarını beklerken, Türkiye rahat uyusun diye, o gece karanlığında vatanları için canlarını verdiler...
*
İyi ama niçin o yeşil bayraklı kalabalıklar Kızılay’a-Taksim’e çıkıp bağırmıyorlar?..
Niçin yurdun dört bir yanında aynı anda mitingler başlamıyor?..
Niçin dinci yazarlar megafonları alıp tepinmiyorlar?..
Niçin toplu gıyabi namazlar kılınmıyor?..
Niçin sesi çıkmıyor mollanın?..
*
Niçin “Dünyayı başlarına yıkarız” diye parmağını dört bir yana sallamıyor ve acele hastanelere koşmuyor Başbakan?..
Hani “van minüt” mü ne?..
Bülent Arınç niçin televizyona çıkıp ağlamıyor?..
Dün “Genelkurmay’dan açıklama bekliyorum” diyebilen TBMM Başkanı, niçin o açıklamayı “açılım”ın mimarı Başbakan’dan isteyemiyor?..
O iktidar milletvekilleri niçin gözlerini sile sile koşup birer çılgına dönmüyorlar?..
Niçin acil kriz toplantıları yapılmıyor?..
Niçin belediye otobüsleri, şehirlerin meydanlarına sembolik “cihat” için bedava insan taşımıyorlar?..
Nerdesiniz?...
Nerde?
Bekir Coşkun
20.06.2010
www.haberturk.com
5 Haziran 2010 Cumartesi
2 Haziran 2010 Çarşamba
Kader bi' nevi
Share
.
.

Başbakan Vekili Bülent Arınç, İsrail krizi nedeniyle, “Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Mehmet Eröz ve Deniz Harekât Eğitim Dairesi Başkanı Tuğamiral Cem Çakmak’la acilen toplanarak, konuyu enine boyuna incelediklerini” açıkladı.
*
Giriyoruz “yandaş medya arşivi”ne...
Haberler şöyle.
*
“Dursun Çiçek’in hazırladığı AKP’yi bitirme eylem planının altında Korgeneral Mehmet Eröz’ün imzası var. Aynı korgeneral, daha önce de Ergenekon’dan sorgulanmıştı.”
*
“Camileri bombalayıp, kendi F16’mızı düşürerek, darbe yapmayı planlayan muvazzaflar arasında, Tuğamiral Cem Çakmak da var. Tuğamiral Çakmak, cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya teşebbüs ve silahlı terör örgütü üyesi olmak suçundan tutuklandı.”
*
Sonra?
*
Şili’den dönen Başbakan, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Aslan Güner’le toplandı.
*
O kimmiş?
*
“Kırmızı halı kaçkını Aslan Güner, First Lady Hayrünnisa Gül’ün elini sıkmadı. Özal’ın vefat ettiği gün, ambulansı tamire, doktoru izne gönderdiği söylenir. Akıl
danıştığı kişiler, Hurşit Tolon ve Tuncer Kılınç’tır. Ergenekon’un sivil kanadı ile sıkı irtibat halindedir.”
*
Başka?
*
Bence yeter.
*
“Limanları İsrail’e satmayın, mayınlı araziyi İsrail’e vermeyin” dediğimizde... “Neymiş İsrailliymiş, neymiş Yahudi’ymiş, ne yazık ki köhnemiş ideolojik yaklaşımlar bunlar... Paranın İsraillisi, dini, ırkı, vatanı olur mu? Üstelik, bunlar buraya geldiğinde, koskoca gemiler gelecek, alışveriş yapacaklar, paralı bu insanlar, bırak gelsin” meselesine hiç girmeyeyim...
*
Bi de ABD’de takılmış “Yahudi Cesaret Madalyası” meselesi var ki, ona hiç girmeyeyim!
Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr
2 Haziran 2010
.

Başbakan Vekili Bülent Arınç, İsrail krizi nedeniyle, “Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Mehmet Eröz ve Deniz Harekât Eğitim Dairesi Başkanı Tuğamiral Cem Çakmak’la acilen toplanarak, konuyu enine boyuna incelediklerini” açıkladı.
*
Giriyoruz “yandaş medya arşivi”ne...
Haberler şöyle.
*
“Dursun Çiçek’in hazırladığı AKP’yi bitirme eylem planının altında Korgeneral Mehmet Eröz’ün imzası var. Aynı korgeneral, daha önce de Ergenekon’dan sorgulanmıştı.”
*
“Camileri bombalayıp, kendi F16’mızı düşürerek, darbe yapmayı planlayan muvazzaflar arasında, Tuğamiral Cem Çakmak da var. Tuğamiral Çakmak, cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya teşebbüs ve silahlı terör örgütü üyesi olmak suçundan tutuklandı.”
*
Sonra?
*
Şili’den dönen Başbakan, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Aslan Güner’le toplandı.
*
O kimmiş?
*
“Kırmızı halı kaçkını Aslan Güner, First Lady Hayrünnisa Gül’ün elini sıkmadı. Özal’ın vefat ettiği gün, ambulansı tamire, doktoru izne gönderdiği söylenir. Akıl
danıştığı kişiler, Hurşit Tolon ve Tuncer Kılınç’tır. Ergenekon’un sivil kanadı ile sıkı irtibat halindedir.”
*
Başka?
*
Bence yeter.
*
“Limanları İsrail’e satmayın, mayınlı araziyi İsrail’e vermeyin” dediğimizde... “Neymiş İsrailliymiş, neymiş Yahudi’ymiş, ne yazık ki köhnemiş ideolojik yaklaşımlar bunlar... Paranın İsraillisi, dini, ırkı, vatanı olur mu? Üstelik, bunlar buraya geldiğinde, koskoca gemiler gelecek, alışveriş yapacaklar, paralı bu insanlar, bırak gelsin” meselesine hiç girmeyeyim...
*
Bi de ABD’de takılmış “Yahudi Cesaret Madalyası” meselesi var ki, ona hiç girmeyeyim!
Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr
2 Haziran 2010
31 Mayıs 2010 Pazartesi
Teröristbaşı Geri Plana Çekildiğini Açıkladı, 6 Şehit
Share
Tarih: 30.05.2010
http://haber.mynet.com
Açılım sürecinde adı sıkça gündeme gelen bölücübaşı Öcalan muhatap bulamadığı için kendini geri plana çektiğini açıkladı..
İmralı Cezaevi'de ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasını çeken bölücübaşı Abdullah Öcalan, muhatap bulamadığı için 31 Mayıs itibarıyla çekildiğini belirterek, Kürtlerin referandumda oy kullanmaması istedi ve "Kürtler demokratik özerklik ilan edip bunu oylayabilir" dedi.
Terörist başı Öcalan'ın avukatları ile yaptığı görüşmeye ilişkin notlar , PKK'ya yakınlığı ile bilinen bir internet sitesinde yayınlandı. Öcalan, muhatap bulamadığı için 31 Mayıs'tan itibaren çekildiğini söyleyerek, şartların değişmesi ve ortaya bir muhatap çıkması durumunda, yeniden görüşmeye hazır olduğunu da belirtti.
Kürtlerin anayasa referandumunda oy kullanmamasını isteyen Öcalan, BDP ve Kürtlerin alternatif yaratarak, kendi anayasalarını, demokratik özerkliklerini ilan edip bunu referanduma götürebileceklerini kaydetti.
Bundan sonra sorumluluğun KCK’de olduğunu belirten Öcalan, “Bir kez daha söylüyorum. Karşımda muhatap olmadığından dolayı bu süreci daha fazla devam ettirmemin ne anlamı ne faydası ne de şartları vardır. Bir muhatap bulamadığımdan Benim sağlığım ve şartlarım da ortada. Bu şekilde sürecin ne Kürtlere ne KCK’ye ne de devlete bir faydası vardır. Bundan sonra sorumluluk KCK’dedir, hatta BDP’de ve devlettedir. Sonuçta ben burada yönetemem. Ne yapacaklarına kendileri karar verecekler." diye konuştu..
Tarih: 31.05.2010
www.cnnturk.com
Hatay'ın İskenderun ilçesinde Deniz Üs Komutanlığı'na bağlı İkmal Birliği'ne teröristlerce önce roketatarlı, ardından uzun namlulu silahlarla saldırı düzenlendi. 6 asker şehit oldu, 7 asker yaralandı.
Saldırının, nöbet değişimi sırasında meydana geldiği bildirildi.
Saldırıda ağır yaralanan 3 asker, Ankara Gülhane Askeri Tıp Fakültesi Hastanesine (GATA) sevk edildi. Şehit olan 6 askerin cenazesi de İskenderun Askeri Hastanesine kaldırıldı.
İlçe girişindeki Modernevler Mahallesi'nde bulunan Deniz İkmal Destek Komutanlığına saat 00.40 sıralarında teröristler tarafından roketatarlarla yapılan saldırıda şehit olan askerlerin cenazesi, İskenderun Devlet Hastanesinden alınarak, Askeri Hastane Morguna götürüldü.
*
Şehit babası "Vatan sağolsun" diyor, açılım lafını ortaya atan, imralıdaki katille bu milleti muhattap eden, hiç bir konuda başarı sağlayamamış başbakan ne diyecek? "Askerlik yan gelip yatma yeri değil"mi? "Kaderlerinde var?" mı? Sen ve senin gibiler bu milletin başında oldukça ölümler hepimizin kaderinde var zaten.
http://haber.mynet.com
Açılım sürecinde adı sıkça gündeme gelen bölücübaşı Öcalan muhatap bulamadığı için kendini geri plana çektiğini açıkladı..
İmralı Cezaevi'de ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasını çeken bölücübaşı Abdullah Öcalan, muhatap bulamadığı için 31 Mayıs itibarıyla çekildiğini belirterek, Kürtlerin referandumda oy kullanmaması istedi ve "Kürtler demokratik özerklik ilan edip bunu oylayabilir" dedi.
Terörist başı Öcalan'ın avukatları ile yaptığı görüşmeye ilişkin notlar , PKK'ya yakınlığı ile bilinen bir internet sitesinde yayınlandı. Öcalan, muhatap bulamadığı için 31 Mayıs'tan itibaren çekildiğini söyleyerek, şartların değişmesi ve ortaya bir muhatap çıkması durumunda, yeniden görüşmeye hazır olduğunu da belirtti.
Kürtlerin anayasa referandumunda oy kullanmamasını isteyen Öcalan, BDP ve Kürtlerin alternatif yaratarak, kendi anayasalarını, demokratik özerkliklerini ilan edip bunu referanduma götürebileceklerini kaydetti.
Bundan sonra sorumluluğun KCK’de olduğunu belirten Öcalan, “Bir kez daha söylüyorum. Karşımda muhatap olmadığından dolayı bu süreci daha fazla devam ettirmemin ne anlamı ne faydası ne de şartları vardır. Bir muhatap bulamadığımdan Benim sağlığım ve şartlarım da ortada. Bu şekilde sürecin ne Kürtlere ne KCK’ye ne de devlete bir faydası vardır. Bundan sonra sorumluluk KCK’dedir, hatta BDP’de ve devlettedir. Sonuçta ben burada yönetemem. Ne yapacaklarına kendileri karar verecekler." diye konuştu..
Tarih: 31.05.2010
www.cnnturk.com
Hatay'ın İskenderun ilçesinde Deniz Üs Komutanlığı'na bağlı İkmal Birliği'ne teröristlerce önce roketatarlı, ardından uzun namlulu silahlarla saldırı düzenlendi. 6 asker şehit oldu, 7 asker yaralandı.
Saldırının, nöbet değişimi sırasında meydana geldiği bildirildi.
Saldırıda ağır yaralanan 3 asker, Ankara Gülhane Askeri Tıp Fakültesi Hastanesine (GATA) sevk edildi. Şehit olan 6 askerin cenazesi de İskenderun Askeri Hastanesine kaldırıldı.
İlçe girişindeki Modernevler Mahallesi'nde bulunan Deniz İkmal Destek Komutanlığına saat 00.40 sıralarında teröristler tarafından roketatarlarla yapılan saldırıda şehit olan askerlerin cenazesi, İskenderun Devlet Hastanesinden alınarak, Askeri Hastane Morguna götürüldü.
*
Şehit babası "Vatan sağolsun" diyor, açılım lafını ortaya atan, imralıdaki katille bu milleti muhattap eden, hiç bir konuda başarı sağlayamamış başbakan ne diyecek? "Askerlik yan gelip yatma yeri değil"mi? "Kaderlerinde var?" mı? Sen ve senin gibiler bu milletin başında oldukça ölümler hepimizin kaderinde var zaten.
25 Mayıs 2010 Salı
PKK'nın Çocuk Militanları ve Sözde Barış Çabaları
Share
Danimarka’nın Berlingske Tidende gazetesi, terör örgütü PKK’nın 8-9 yaşındaki çocukları bile kanlı eylemlerine alet ettiğini ortaya koydu. Haber üzerine UNICEF, çocukları örgütten almak için kolları sıvadı. Danirmakalı gazete, PKK kampında 14-15 yaşındaki çocukları militan kıyafetleri içinde görüntüledi...

ROJ TV’nin eski müdürü Zonoozi, “Örgütte gördüğüm en küçük çocuk tahminen 8-9 yaşlarındaydı. Küçükler sadece siyasi dersler alırken, daha büyüklere silah kullanımı, Kürt tarihi, PKK ve Abdullah Öcalan hakkında eğitim veriliyordu” dedi.

Danimarka’nın saygın gazetelerinden Berlingske Tidende, PKK içinde yer alan çocuk militanların fotoğraflarını yayımladı. Yaşları 8’e kadar düşen çocuklara silah eğitimi verildiği belirtildi. Gazete önceki gün terör örgütünün yayın organı konumundaki ROJ TV’nin 10 yıl boyunca Kopenhag’da genel müdürlüğünü yapmış olan İran asıllı Kürt Maonucher Zonoozi ile bu kanalda yayınlanan programların yapımcısı ROJ NV adlı Brüksel merkezli ajansın müdürü Metin Yüce’nin Erbil yakınlarındaki PKK kampını ziyaretlerinden fotoğraflar yayınladı. Zonoozi ve Yüce’yi PKK lideri Murat Karayılan’la görüşürken ve AK47 otomatik silahlarla atış talimleri yaparken gösteren fotoğraflar PKK ile ROJ TV bağlantısının kanıtı olarak değerlendirildi.


Bu haber üzerine UNICEF’in Danimarka temsilcisi Steen Andersen “Konuyla ilgili çalışma başlattık. Çocukların militan olarak kullanılması Çocuk Konvansiyonu’na aykırıdır. Kurumumuzun harekete geçmesi için çalışacağım” dedi. Türkiye ve Irak’taki UNICEF temsilciliklerinin harekete geçerek, örgütle bağlantı kurması bekleniyor. UNICEF’in bu çocukların örgütten alınmasını önerebileceği de ifade ediliyor. Aralarında UNICEF’in de bulunduğu uluslararası kurumların 1998’de yaptığı tahminlere göre, PKK’da 3 bine yakın çocuk militan yer alıyordu. Bunların 300 kadarı ise kızdı. Zonoozi’nin bu fotoğrafları yaklaşık bir yıl önce Danimarka polisine verdiği ancak resmi kurumların herhangi bir işlemde bulunmadığı da öne sürüldü.
Bu sırada Hakkari’nin Yüksekova İlçesi’nde düzenlenen "Operasyonlara hayır" mitinginde konuşan BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş "Burada bir kez daha tarih yazıyoruz. Ölüme giden yolları kapattık, barışın yolunu açmak için buradayız. Hükümete sesleniyoruz. Kandil'e savaş uçaklarını değil, barış heyetini gönderin. Biz BDP olarak da kalıcı barış için Kandil'e gitmeye hazırız. Bu halk barışa ne kadar ihtiyaç duyduğunu çok iyi biliyor. Bunun için alanlarda hep barışı haykırıyor. Bizler de artık zulüm ve kanın yaşandığı dağlar değil çiçeklerin açtığı dağlar görmek istiyoruz. İnanıyorum ki, bu kararlı duruşumuz en sonunda barışı sağlayacaktır. sayın öcalan'ın 11 yıldır sürdürdüğü barış çabalarına cevap verilmelidir. Eğer başbakan bu savaşı durdurup adım atmazsa kendi partisi de 'Kürt sorunu yoktur' diyen CHP gibi bu bölgede tabela dahi bulamayacaktır." ifadesini kullandı.

Türk halkına da çağrıda bulunan Demirtaş, "Batıdaki halka çağrı yapıyoruz. Akan kana karşı Türk halkı da barış için yollara düşmesi gerekiyor" dedi.
www.gazetevatan.com
25.05.2010

ROJ TV’nin eski müdürü Zonoozi, “Örgütte gördüğüm en küçük çocuk tahminen 8-9 yaşlarındaydı. Küçükler sadece siyasi dersler alırken, daha büyüklere silah kullanımı, Kürt tarihi, PKK ve Abdullah Öcalan hakkında eğitim veriliyordu” dedi.

Danimarka’nın saygın gazetelerinden Berlingske Tidende, PKK içinde yer alan çocuk militanların fotoğraflarını yayımladı. Yaşları 8’e kadar düşen çocuklara silah eğitimi verildiği belirtildi. Gazete önceki gün terör örgütünün yayın organı konumundaki ROJ TV’nin 10 yıl boyunca Kopenhag’da genel müdürlüğünü yapmış olan İran asıllı Kürt Maonucher Zonoozi ile bu kanalda yayınlanan programların yapımcısı ROJ NV adlı Brüksel merkezli ajansın müdürü Metin Yüce’nin Erbil yakınlarındaki PKK kampını ziyaretlerinden fotoğraflar yayınladı. Zonoozi ve Yüce’yi PKK lideri Murat Karayılan’la görüşürken ve AK47 otomatik silahlarla atış talimleri yaparken gösteren fotoğraflar PKK ile ROJ TV bağlantısının kanıtı olarak değerlendirildi.


Bu haber üzerine UNICEF’in Danimarka temsilcisi Steen Andersen “Konuyla ilgili çalışma başlattık. Çocukların militan olarak kullanılması Çocuk Konvansiyonu’na aykırıdır. Kurumumuzun harekete geçmesi için çalışacağım” dedi. Türkiye ve Irak’taki UNICEF temsilciliklerinin harekete geçerek, örgütle bağlantı kurması bekleniyor. UNICEF’in bu çocukların örgütten alınmasını önerebileceği de ifade ediliyor. Aralarında UNICEF’in de bulunduğu uluslararası kurumların 1998’de yaptığı tahminlere göre, PKK’da 3 bine yakın çocuk militan yer alıyordu. Bunların 300 kadarı ise kızdı. Zonoozi’nin bu fotoğrafları yaklaşık bir yıl önce Danimarka polisine verdiği ancak resmi kurumların herhangi bir işlemde bulunmadığı da öne sürüldü.
Bu sırada Hakkari’nin Yüksekova İlçesi’nde düzenlenen "Operasyonlara hayır" mitinginde konuşan BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş "Burada bir kez daha tarih yazıyoruz. Ölüme giden yolları kapattık, barışın yolunu açmak için buradayız. Hükümete sesleniyoruz. Kandil'e savaş uçaklarını değil, barış heyetini gönderin. Biz BDP olarak da kalıcı barış için Kandil'e gitmeye hazırız. Bu halk barışa ne kadar ihtiyaç duyduğunu çok iyi biliyor. Bunun için alanlarda hep barışı haykırıyor. Bizler de artık zulüm ve kanın yaşandığı dağlar değil çiçeklerin açtığı dağlar görmek istiyoruz. İnanıyorum ki, bu kararlı duruşumuz en sonunda barışı sağlayacaktır. sayın öcalan'ın 11 yıldır sürdürdüğü barış çabalarına cevap verilmelidir. Eğer başbakan bu savaşı durdurup adım atmazsa kendi partisi de 'Kürt sorunu yoktur' diyen CHP gibi bu bölgede tabela dahi bulamayacaktır." ifadesini kullandı.

Türk halkına da çağrıda bulunan Demirtaş, "Batıdaki halka çağrı yapıyoruz. Akan kana karşı Türk halkı da barış için yollara düşmesi gerekiyor" dedi.
www.gazetevatan.com
25.05.2010
19 Mayıs 2010 Çarşamba
23 Nisan 2010 Cuma
23 Nisan'da pkk marşı
Share
"Diyarbakır'daki 23 Nisan kutlamaları anıta çelenk konulmasının ardından Atatürk Statyumu’nda devam etti. Diyarbakır Valisi Hüseyin Avni Mutlu, 7’inci Kolordu Komutanı Korgeneral Salih Zeki Çolak, Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Metin Kılavuz’un kutlamalara katılanları selamasının ardından Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun mesajı okundu. Öğrenci andı ile şiirlerin okunmasıyla devam eden kutlamalarda, tören geçişinin ardından, minik öğrenciler dans gösterisi yaptı.
Miniklerin dans gösterisini ‘zeybek’den ‘atabarı’na, ‘zozan’dan ‘hele yâr’e kadar bir çok türkü ve şarkıların müziğiyle yaptı. Dans gösterisindeki bu potpuride, PKK'nın 1988 yılında Mardin'in Nusaybin İlçesi’ndeki Bagok Dagı’nda çatışmada ölen 20 terörist için bestelediği ve marş olarak kullandığı ‘Çiyaye Bagoke’ (Bagok Dağı) şarkısının da bulunması dikkati çekti."
www.gazetevatan.com
23.04.2010
Bu haberi buraya ekliyoruz ki ilerde birgün "bu habere zamanında çok şaşırdığımızı" hatırlayalım.
Miniklerin dans gösterisini ‘zeybek’den ‘atabarı’na, ‘zozan’dan ‘hele yâr’e kadar bir çok türkü ve şarkıların müziğiyle yaptı. Dans gösterisindeki bu potpuride, PKK'nın 1988 yılında Mardin'in Nusaybin İlçesi’ndeki Bagok Dagı’nda çatışmada ölen 20 terörist için bestelediği ve marş olarak kullandığı ‘Çiyaye Bagoke’ (Bagok Dağı) şarkısının da bulunması dikkati çekti."
www.gazetevatan.com
23.04.2010
Bu haberi buraya ekliyoruz ki ilerde birgün "bu habere zamanında çok şaşırdığımızı" hatırlayalım.
11 Nisan 2010 Pazar
Anadilde Propaganda Açılımı
Share

ŞANLIURFA’nın Viranşehir İlçesi’nde BDP’li Viranşehir Belediyesi, üzerinde ’Viranşehir Belediyesi’anlamına gelen ’Şaredariya Weranşer’yazılı çöp konteyneri yaptırdı. Her biri 170 liraya mal olan 150 çöp konteynerini ilçenin cadde ve sokaklarına yerleştireceklerini söyleyen Belediye Başkan Yardımcısı Kemal Kodin, “Yeni seçim kanunu çalışmasında, Kürtçe propaganda serbest olacak. Biz de ilk adımı çöp konteynerleri ile attık. Önümüzdeki günlerde belediyemize ait tüm araç ve gereçlere Kürtçe isim yazdıracağız” dedi.
www.gazetevatan.com
11.04.2010
Kürtçe propagandanın serbest olmasıyla ilgili düzenleme 24.03.2010 tarihinde "TBMM Anayasa Komisyonu’nda görüşülen Seçim Kanunu’nda değişiklik öngören yasa teklifine, anadilde propaganda yapılmasını öngören düzenleme eklendi." şeklinde duyurulmuştu. Gazetelerde şöyle yer bulmuştu:
TBMM Anayasa Komisyonu’nda görüşülen Seçim Kanunu’nda değişiklik öngören yasa teklifine, anadilde propaganda yapılmasını öngören düzenleme eklendi. Anadilde propaganda Seçim Kanunu’nun 7. maddesine “Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları yerel dil ve lehçelerde de sözlü propaganda yapabilirler” şeklindeki fıkra ile girdi.
TBMM Anayasa Alt Komisyonu, Seçim Kanunu’nda değişiklik öngören yasa teklifi ile ilgili raporunu tamamlandı.
Teklife; “Kürtçe” ve diğer lehçelerde propaganda yapma hakkı getirildi. AKP’nin 28 Maddelik Seçim Kanunu teklifinin 7. Maddesine eklenen ve kanunun 58. Maddesi şu şekilde değişti:
“Propaganda için kullanılan el ilanları ve diğer her türlü matbualar üzerinde, Türk Bayrağı, dini ibareler, bulundurulması yasaktır. Radyo ve televizyonda yapılacak propaganda yayınlarıyla, diğer seçim propagandalarında, Türkçe’nin kullanılması esastır. Ancak, siyasi partiler ve adaylar seçim döneminde, Cumhuriyetin Anayasa’da belirtilen temel niteliklerine, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olmamak şartıyla, Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları yerel dil ve lehçelerde de sözlü propaganda da yapılabilir.”

ŞANLIURFA’nın Viranşehir İlçesi’nde BDP’li Viranşehir Belediyesi, üzerinde ’Viranşehir Belediyesi’anlamına gelen ’Şaredariya Weranşer’yazılı çöp konteyneri yaptırdı. Her biri 170 liraya mal olan 150 çöp konteynerini ilçenin cadde ve sokaklarına yerleştireceklerini söyleyen Belediye Başkan Yardımcısı Kemal Kodin, “Yeni seçim kanunu çalışmasında, Kürtçe propaganda serbest olacak. Biz de ilk adımı çöp konteynerleri ile attık. Önümüzdeki günlerde belediyemize ait tüm araç ve gereçlere Kürtçe isim yazdıracağız” dedi.
www.gazetevatan.com
11.04.2010
Kürtçe propagandanın serbest olmasıyla ilgili düzenleme 24.03.2010 tarihinde "TBMM Anayasa Komisyonu’nda görüşülen Seçim Kanunu’nda değişiklik öngören yasa teklifine, anadilde propaganda yapılmasını öngören düzenleme eklendi." şeklinde duyurulmuştu. Gazetelerde şöyle yer bulmuştu:
TBMM Anayasa Komisyonu’nda görüşülen Seçim Kanunu’nda değişiklik öngören yasa teklifine, anadilde propaganda yapılmasını öngören düzenleme eklendi. Anadilde propaganda Seçim Kanunu’nun 7. maddesine “Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları yerel dil ve lehçelerde de sözlü propaganda yapabilirler” şeklindeki fıkra ile girdi.
TBMM Anayasa Alt Komisyonu, Seçim Kanunu’nda değişiklik öngören yasa teklifi ile ilgili raporunu tamamlandı.
Teklife; “Kürtçe” ve diğer lehçelerde propaganda yapma hakkı getirildi. AKP’nin 28 Maddelik Seçim Kanunu teklifinin 7. Maddesine eklenen ve kanunun 58. Maddesi şu şekilde değişti:
“Propaganda için kullanılan el ilanları ve diğer her türlü matbualar üzerinde, Türk Bayrağı, dini ibareler, bulundurulması yasaktır. Radyo ve televizyonda yapılacak propaganda yayınlarıyla, diğer seçim propagandalarında, Türkçe’nin kullanılması esastır. Ancak, siyasi partiler ve adaylar seçim döneminde, Cumhuriyetin Anayasa’da belirtilen temel niteliklerine, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olmamak şartıyla, Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları yerel dil ve lehçelerde de sözlü propaganda da yapılabilir.”
25 Mart 2010 Perşembe
Yargıyı yok et yasa, yürüt...
Share

Anayasa'da değişiklik yapıyor arkadaşlar...
Anayasa'ya göre kapatılması istenen partinin kapatılıp kapatılmayacağına, Anayasa'ya göre kapatılması istenen parti karar verecek.
*
- Suç işledik mi?
- İşledik.
- Kapatılalım mı?
- Kapatılmayalım.
- Yaz kızım, kapatılmamıştır.
*
Boşanmak istiyorsunuz mesela...
Hâkime ne?
Toplansın sülale...
Referandum yapılsın.
*
Diyarbakırspor'a saha kapatma cezası mı verilecek? Federasyon karışmasın... Tribünlere sandık konulsun, Diyarbakır taraftarı karar versin. Hakemi, futbolcular seçsin... Zaten, boşu boşuna maç yapmayalım, oylama yapalım, kimin taraftarı fazlaysa o şampiyon olsun.
*
Gardiyanları mahkûmlar seçsin.
Zabıtaları pazarcılar seçsin.
*
Komutanları erler seçsin; yap kışlada kampanyanı, topla 3 bin kişiyi albay ol... Ordudan kimin atılacağına generaller karar veremeyeceğine göre, okuldan kimin atılacağına niye öğretmenler karar veriyor? Çocuklar reşit olana kadar sınav sorularını veliler belirlesin.
*
Ana veya babanın dediği olmasın...
3 kişilik ailelerde salt çoğunluk aransın,
4 kişilik ailelerde karar alınamazsa,
rafa kaldırılsın, gelin veya damat
gelene kadar kadük kalsın.
*
Devlet dairesinde 100 memur
varken, niye sen müdür oluyorsun?
Hani demokrasi?
Ya herkes müdür olsun, komisyon yönetsin ya da müdürü memurlar seçsin.
*
Vatandaşın en çok oy verdiği parti iktidar olunca, güzel... Aynı vatandaşın
en çok seyrettiği dizi, çirkin... Öyle mi?
Behlül RTÜK başkanı olsun.
RTÜK başkanı da gitsin Bihter olsun.
*
Belediye otobüsünün nerede duracağına yolcular karar versin; oytobüs olsun... Çoğunluk nereye istiyorsa, pilotlar oraya uçsun. Kadıköy'den bindik, Karaköy'e mi Eminönü'ne mi, kaptanı alakadar etmez, demokrasi var, uzlaştık uzlaştık, uzlaşamadık akıntı karar versin.
*
Herkes kendine anayasa hazırlasın, herkes kendi anayasasına uysun, birbirimizin anayasalarının birbirimize uymadığı durumlarda, hiç ağlanmasın, herkes ne hali varsa görsün...
Hukuk mukuk kalmadığına göre, bu saatten sonra Allah cezamızı versin.
Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr
24 Mart 2010

Anayasa'da değişiklik yapıyor arkadaşlar...
Anayasa'ya göre kapatılması istenen partinin kapatılıp kapatılmayacağına, Anayasa'ya göre kapatılması istenen parti karar verecek.
*
- Suç işledik mi?
- İşledik.
- Kapatılalım mı?
- Kapatılmayalım.
- Yaz kızım, kapatılmamıştır.
*
Boşanmak istiyorsunuz mesela...
Hâkime ne?
Toplansın sülale...
Referandum yapılsın.
*
Diyarbakırspor'a saha kapatma cezası mı verilecek? Federasyon karışmasın... Tribünlere sandık konulsun, Diyarbakır taraftarı karar versin. Hakemi, futbolcular seçsin... Zaten, boşu boşuna maç yapmayalım, oylama yapalım, kimin taraftarı fazlaysa o şampiyon olsun.
*
Gardiyanları mahkûmlar seçsin.
Zabıtaları pazarcılar seçsin.
*
Komutanları erler seçsin; yap kışlada kampanyanı, topla 3 bin kişiyi albay ol... Ordudan kimin atılacağına generaller karar veremeyeceğine göre, okuldan kimin atılacağına niye öğretmenler karar veriyor? Çocuklar reşit olana kadar sınav sorularını veliler belirlesin.
*
Ana veya babanın dediği olmasın...
3 kişilik ailelerde salt çoğunluk aransın,
4 kişilik ailelerde karar alınamazsa,
rafa kaldırılsın, gelin veya damat
gelene kadar kadük kalsın.
*
Devlet dairesinde 100 memur
varken, niye sen müdür oluyorsun?
Hani demokrasi?
Ya herkes müdür olsun, komisyon yönetsin ya da müdürü memurlar seçsin.
*
Vatandaşın en çok oy verdiği parti iktidar olunca, güzel... Aynı vatandaşın
en çok seyrettiği dizi, çirkin... Öyle mi?
Behlül RTÜK başkanı olsun.
RTÜK başkanı da gitsin Bihter olsun.
*
Belediye otobüsünün nerede duracağına yolcular karar versin; oytobüs olsun... Çoğunluk nereye istiyorsa, pilotlar oraya uçsun. Kadıköy'den bindik, Karaköy'e mi Eminönü'ne mi, kaptanı alakadar etmez, demokrasi var, uzlaştık uzlaştık, uzlaşamadık akıntı karar versin.
*
Herkes kendine anayasa hazırlasın, herkes kendi anayasasına uysun, birbirimizin anayasalarının birbirimize uymadığı durumlarda, hiç ağlanmasın, herkes ne hali varsa görsün...
Hukuk mukuk kalmadığına göre, bu saatten sonra Allah cezamızı versin.
Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr
24 Mart 2010
24 Mart 2010 Çarşamba
Majestelerinin Anayasası!
Share

O kadar çok konu var ki yazacak, bu küçücük yer bana asla yetmez, daha başlarken biliyorum bunu ama yine de deneyeceğim... Meselâ Deniz Feneri Derneği’nin -elbette hâlâ ‘soruşturma gizliliği’ diye, nedense diğer soruşturmalarda her şey apaçık ortaya dökülür, gazetelere manşet olurken bu dev yolsuzluk olayının üstünün örtülmesi sonucu- tümüyle masum havalarda yaptığı açıklamalar var.
“Açı doyurmuş, açığı giydirmiş”ler, sadece iyilik yapmışlar ama bazı partilerle, gazeteler Almanya devleti ile ortak çalışarak Deniz Feneri üzerinden Türk insanının iyilik duygularını zayıflatmaya çalışmış... Almanya’da “yüzyılın en büyük bağış soygunu” olarak adlandırılan, trilyonlarca liralık bağışın, bizzat o bağışçıların paralarının yok edildiği bir olayı millete böyle aktarıyorlar. Ama kimse “Kardeşim ne oldu bu dava, iki Deniz Feneri arasındaki ilişki, ortaklık açıkça mahkeme tarafından belirlenmemiş miydi” diyemiyor.
Millet her gün soruyor, sorumlulara kimse sormuyor, “gizli” diye aylardır saklanıyor.
Öte yanda, geçenlerde arşivde bir bilgi ararken rastladığım çok ilginç bir sürmanşet haber var...
Başbakan Erdoğan, 2007 Mart ayında kendisiyle ilgili medyada çıkan bir habere kızarak cevap verirken şöyle demiş; “Bu medyanın karın sancılarının ne olduğunu biliyorum. Zaten şu anda Maliye de her şeyi takip ediyor.” Gerçekten ilginç değil mi? Birbirini takip eden cümlelerle bu iki olay nasıl ilişkilendirilebilmiş? Bu sözden sonra “Maliye’nin bir medya grubuna tarihte görülmemiş bir ceza kesmesi”ni nasıl değerlendirmek lâzım? En iyisi yorumu okuyucuya bırakmak...
Şimdi gelelim; “kendin pişir, kendin ye” şeklinde yapılmak istenen “yüksek yargının yapısını değiştirme” operasyonuna...
Bu olay çok ciddi; “Meclis’i ve hükümeti denetleme görevi yapan ve diğer denetim mekanizmalarının ortadan kaldırıldığı” bir ortamda önemi had safhaya çıkan yüksek yargının üyelerini de siyasallaştırdıkları takdirde Türkiye’yi hamur gibi yoğurup istenen şekli vermek için hiçbir engel kalmayacak.
PLÂNIN PARÇASI; YANILTMAK
Şu noktaya çok dikkat etmek gerekiyor: Görevleri bu operasyonlara “gereken desteği vermek” olan bazı yazarlar ve gazeteler yüksek mahkemeleri ele geçirme operasyonuna “değişime karşı çıkma”, “12 Eylül Anayasasının değiştirilmesini engelleme” gibi kılıflar buluyorlar. Olayı “Muhalefet partilerinin, iktidarın yapacağı değişimlere karşı çıkması, onunla birlikte Anayasayı değiştirmeye yanaşmaması” şeklinde yansıtarak okuyucuyu resmen aldatıyorlar.
Türkiye’de Anayasa’nın değiştirilmesine karşı çıkan yok ama ülkenin geleceğine yön verecek en önemli kanunların her demokratik ülkede olduğu gibi “tüm kesimlerin katılımıyla hazırlanması” gerektiği son derece haklı olarak söyleniyor.
Mevcut düzene “al gülüm ver gülüm düzeni” diyen AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ “Ben seni seçeyim, sen beni seç. Geniş tabanlı temsil olmasın mı” diyor. Peki yüksek yargı üyelerini, hakimleri, savcıları bağımsız ve yılların deneyimine sahip yüksek yargı üyelerinin seçmesi mi doğrudur, yoksa HSYK’nın tüm yetkilerinin Adalet Bakanı ve müsteşarına verilmesi, üyelerinin ise AKP veya aynı görüşteki Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi mi?.. AKP deyince de seçecek olanlar “milletin seçtiği, millet iradesini yansıtan” milletvekilleri değil (bunun değişmesine de karşılar), tek başına Başbakan... Yani dolayısıyla Erdoğan ve Gül birlikte oturup Anayasa Mahkemesi üyelerine ve diğer yüksek mahkemelere üye seçen HSYK üyelerine karar verecekler. Bu, yargının tümüyle siyasi parti haline gelmesi “al gülüm ver gülüm” olmayacak ama işlerine geldiğinde “Bağımsız yargıya herkes saygılı olsun” dedikleri, gelmediğinde “dokunulmazlıkları kaldıramayız, yargıya güvenmiyoruz” dedikleri yargının en yüksek kurulunun veya yüksek mahkemelerinin seçmesi “al gülüm...” olacak.
BU TELAŞ NE?
Ve örneğin Cumhurbaşkanı AYM’ye 2 üniversite mezununu bile atayabilecek. Anayasa Mahkemesi öyle önemsiz ki hiçbir deneyime/uzmanlığa gerek yok, herkes üye olabilir yani... Yeter ki AKP’nin her istediğini onaylayan Cumhurbaşkanı karar versin.
Sonra örneğin; Anayasa Mahkemesi raportörlerinin böyle bir yetkisi olmamasına rağmen, her gün siyasi taraf olarak iktidarı destekleyen açıklamalar yapan Osman Can ve benzer isimlerin AYM’ye ve HSYK’ya seçilmesinin de önü açılıyor. Cumhurbaşkanı’na; rektörlük atamalarında yapıldığı gibi “fazla oy alan aday” yerine az oy, hatta tek oy alanı AYM’ye seçme hakkı da veriliyor.
Dikkatten kaçırılmayacak bir nokta da; taslağa konan geçici 20. madde ile HSYK’da yapılacak değişiklik gerçekleştikten 30 gün sonra Kurul’un yeniden oluşturulması... Aceleleri var yani; istedikleri savcıyı, hakimi istedikleri yere atamak için aşırı telaşları var. Bu telaş neden, merak etmez misiniz?
Parti kapatma kararını; Meclis’teki her partiden 5’er üye bulunacak bir komisyona verip, bunu da “Bakın bizim daha çok koltuğumuz var ama biz de 5 üye veriyoruz, ‘buyrun siz karar verin’ diyoruz” şeklinde anlatmaları ise tam komedi. İki partinin anlaşarak, gizli oylarla istedikleri partiyi kapatmalarını nasıl önleyecekler acaba? Ve bu gerçekleşirse, Anayasa Mahkemesi’ne, Danıştay’a bile “hukuki değil, siyasi karar verdi” derken rakip partilere demeyecekler mi?
Bu tehlikeli girişim için Türkiye’nin sonu hayrolsun demekten başka ne söylenebilir ki?
Ruhat Mengi
rmengi@gazetevatan.com
www.gazetevatan.com 24.03.2010

O kadar çok konu var ki yazacak, bu küçücük yer bana asla yetmez, daha başlarken biliyorum bunu ama yine de deneyeceğim... Meselâ Deniz Feneri Derneği’nin -elbette hâlâ ‘soruşturma gizliliği’ diye, nedense diğer soruşturmalarda her şey apaçık ortaya dökülür, gazetelere manşet olurken bu dev yolsuzluk olayının üstünün örtülmesi sonucu- tümüyle masum havalarda yaptığı açıklamalar var.
“Açı doyurmuş, açığı giydirmiş”ler, sadece iyilik yapmışlar ama bazı partilerle, gazeteler Almanya devleti ile ortak çalışarak Deniz Feneri üzerinden Türk insanının iyilik duygularını zayıflatmaya çalışmış... Almanya’da “yüzyılın en büyük bağış soygunu” olarak adlandırılan, trilyonlarca liralık bağışın, bizzat o bağışçıların paralarının yok edildiği bir olayı millete böyle aktarıyorlar. Ama kimse “Kardeşim ne oldu bu dava, iki Deniz Feneri arasındaki ilişki, ortaklık açıkça mahkeme tarafından belirlenmemiş miydi” diyemiyor.
Millet her gün soruyor, sorumlulara kimse sormuyor, “gizli” diye aylardır saklanıyor.
Öte yanda, geçenlerde arşivde bir bilgi ararken rastladığım çok ilginç bir sürmanşet haber var...
Başbakan Erdoğan, 2007 Mart ayında kendisiyle ilgili medyada çıkan bir habere kızarak cevap verirken şöyle demiş; “Bu medyanın karın sancılarının ne olduğunu biliyorum. Zaten şu anda Maliye de her şeyi takip ediyor.” Gerçekten ilginç değil mi? Birbirini takip eden cümlelerle bu iki olay nasıl ilişkilendirilebilmiş? Bu sözden sonra “Maliye’nin bir medya grubuna tarihte görülmemiş bir ceza kesmesi”ni nasıl değerlendirmek lâzım? En iyisi yorumu okuyucuya bırakmak...
Şimdi gelelim; “kendin pişir, kendin ye” şeklinde yapılmak istenen “yüksek yargının yapısını değiştirme” operasyonuna...
Bu olay çok ciddi; “Meclis’i ve hükümeti denetleme görevi yapan ve diğer denetim mekanizmalarının ortadan kaldırıldığı” bir ortamda önemi had safhaya çıkan yüksek yargının üyelerini de siyasallaştırdıkları takdirde Türkiye’yi hamur gibi yoğurup istenen şekli vermek için hiçbir engel kalmayacak.
PLÂNIN PARÇASI; YANILTMAK
Şu noktaya çok dikkat etmek gerekiyor: Görevleri bu operasyonlara “gereken desteği vermek” olan bazı yazarlar ve gazeteler yüksek mahkemeleri ele geçirme operasyonuna “değişime karşı çıkma”, “12 Eylül Anayasasının değiştirilmesini engelleme” gibi kılıflar buluyorlar. Olayı “Muhalefet partilerinin, iktidarın yapacağı değişimlere karşı çıkması, onunla birlikte Anayasayı değiştirmeye yanaşmaması” şeklinde yansıtarak okuyucuyu resmen aldatıyorlar.
Türkiye’de Anayasa’nın değiştirilmesine karşı çıkan yok ama ülkenin geleceğine yön verecek en önemli kanunların her demokratik ülkede olduğu gibi “tüm kesimlerin katılımıyla hazırlanması” gerektiği son derece haklı olarak söyleniyor.
Mevcut düzene “al gülüm ver gülüm düzeni” diyen AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ “Ben seni seçeyim, sen beni seç. Geniş tabanlı temsil olmasın mı” diyor. Peki yüksek yargı üyelerini, hakimleri, savcıları bağımsız ve yılların deneyimine sahip yüksek yargı üyelerinin seçmesi mi doğrudur, yoksa HSYK’nın tüm yetkilerinin Adalet Bakanı ve müsteşarına verilmesi, üyelerinin ise AKP veya aynı görüşteki Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi mi?.. AKP deyince de seçecek olanlar “milletin seçtiği, millet iradesini yansıtan” milletvekilleri değil (bunun değişmesine de karşılar), tek başına Başbakan... Yani dolayısıyla Erdoğan ve Gül birlikte oturup Anayasa Mahkemesi üyelerine ve diğer yüksek mahkemelere üye seçen HSYK üyelerine karar verecekler. Bu, yargının tümüyle siyasi parti haline gelmesi “al gülüm ver gülüm” olmayacak ama işlerine geldiğinde “Bağımsız yargıya herkes saygılı olsun” dedikleri, gelmediğinde “dokunulmazlıkları kaldıramayız, yargıya güvenmiyoruz” dedikleri yargının en yüksek kurulunun veya yüksek mahkemelerinin seçmesi “al gülüm...” olacak.
BU TELAŞ NE?
Ve örneğin Cumhurbaşkanı AYM’ye 2 üniversite mezununu bile atayabilecek. Anayasa Mahkemesi öyle önemsiz ki hiçbir deneyime/uzmanlığa gerek yok, herkes üye olabilir yani... Yeter ki AKP’nin her istediğini onaylayan Cumhurbaşkanı karar versin.
Sonra örneğin; Anayasa Mahkemesi raportörlerinin böyle bir yetkisi olmamasına rağmen, her gün siyasi taraf olarak iktidarı destekleyen açıklamalar yapan Osman Can ve benzer isimlerin AYM’ye ve HSYK’ya seçilmesinin de önü açılıyor. Cumhurbaşkanı’na; rektörlük atamalarında yapıldığı gibi “fazla oy alan aday” yerine az oy, hatta tek oy alanı AYM’ye seçme hakkı da veriliyor.
Dikkatten kaçırılmayacak bir nokta da; taslağa konan geçici 20. madde ile HSYK’da yapılacak değişiklik gerçekleştikten 30 gün sonra Kurul’un yeniden oluşturulması... Aceleleri var yani; istedikleri savcıyı, hakimi istedikleri yere atamak için aşırı telaşları var. Bu telaş neden, merak etmez misiniz?
Parti kapatma kararını; Meclis’teki her partiden 5’er üye bulunacak bir komisyona verip, bunu da “Bakın bizim daha çok koltuğumuz var ama biz de 5 üye veriyoruz, ‘buyrun siz karar verin’ diyoruz” şeklinde anlatmaları ise tam komedi. İki partinin anlaşarak, gizli oylarla istedikleri partiyi kapatmalarını nasıl önleyecekler acaba? Ve bu gerçekleşirse, Anayasa Mahkemesi’ne, Danıştay’a bile “hukuki değil, siyasi karar verdi” derken rakip partilere demeyecekler mi?
Bu tehlikeli girişim için Türkiye’nin sonu hayrolsun demekten başka ne söylenebilir ki?
Ruhat Mengi
rmengi@gazetevatan.com
www.gazetevatan.com 24.03.2010
18 Mart 2010 Perşembe
Minnettarız!
Share
.
.

Türk Silahlı Kuvvetleri, Çanakkale Zaferi'nin 95. yıldönümü kutlamaları sebebiyle arşivinde bulunan ve daha önce hiç yayınlanmamış görüntüler yayınladı. Çanakkale Savaşı'nda cephedeki askerlerin bulunduğu çok özel görüntüler bugün için özel olarak yayınlandı.
.

Türk Silahlı Kuvvetleri, Çanakkale Zaferi'nin 95. yıldönümü kutlamaları sebebiyle arşivinde bulunan ve daha önce hiç yayınlanmamış görüntüler yayınladı. Çanakkale Savaşı'nda cephedeki askerlerin bulunduğu çok özel görüntüler bugün için özel olarak yayınlandı.
13 Mart 2010 Cumartesi
Fransız vekilden 'PKK' itirafı
Share

Fransız vekil, Fransa'daki PKK kamplarını ve eğitimlerini anlattı
Terör örgütü PKK’ya yönelik İtalya, Fransa ve Belçika’da düzenlenen operasyonların ardından, Avrupa Parlamentosu üyesi Fransız Milletvekili Jose Bove, ortaya çıkarılan PKK kampından Fransız polisinin haberi olduğunu ve bu kampta düzenlenen toplantılara katıldığını söyledi.
Strasbourg’daki Avrupa Parlamentosunda bir grup milletvekili ile terör örgütüne destek vermek için toplantı yapan Fransız Parlamenter Jose Bove, seçim bölgesi olan Larzak Ovası’nda (Fransa'nın güneyinde bir bölge) PKK’nın eğitim kampları olduğunu kabul ederek, bu kamplardaki toplantılara bizzat katıldığını söyledi.
Küreselleşme karşıtı olarak bilinen Avrupa Parlamentosu milletvekili Fransız Parlamenter Jose Bove, Fransız güvenlik birimleri tarafından 26 Şubat 2010 tarihinde tutuklanan terör örgütü sorumlularından Mehmet Ali Doğan’ın yakın arkadaşı ve komşusu olduğunu kaydetti.
Silahlı eğitim verildiği iddia edilen çiftliği bulma konusunda kendisine yardımcı olduğunu, 10-15 senedir yaz aylarında çiftliğe gelen çok sayıda Kürt gencinin burada eğitim aldıklarını bildiğini belirten Bove, kendisinin de bizzat bu eğitim kampına konuşmacı olarak katıldığını açıkladı.
Fransa, İtalya ve Belçika’da terör örgütü PKK’ya yönelik operasyonları eleştiren ve örgütün Avrupa üst düzey sorumlularının yakalanmasını "cadı avı" olarak nitelendiren Fransız Parlamenter Jose Bove, PKK’lı teröristlere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Larzak Ovası’ndaki kampta sürdürülen faaliyetlerden Fransız güvenlik birimlerinin haberi olduğunu, Mehmet Ali Doğan’a ait çiftliğe bir kilometreden daha az mesafede Fransız ordusuna ait askeri bir birlik bulunduğunu öne sürdü.
Terör örgütü PKK kadrolarına silahlı eğitim verildiği belirtilen ve Fransız Parlamenter Jose Bove’nin seçim bölgesi olan Larzak Ovası, terör örgütü ETA’nın arka bahçesi olarak biliniyor.
Bu arada, Fransız güvenlik birimlerinin terör örgütünün yayın organı Roj TV’ye yönelik Paris, Strasbourg ve Orleans’ta operasyon gerçekleştirdiği bildirildi. Soruşturma kapsamında 10 kişinin gözaltına alındığı kaydedildi.
www.gazetevatan.com
13.03.2010

Fransız vekil, Fransa'daki PKK kamplarını ve eğitimlerini anlattı
Terör örgütü PKK’ya yönelik İtalya, Fransa ve Belçika’da düzenlenen operasyonların ardından, Avrupa Parlamentosu üyesi Fransız Milletvekili Jose Bove, ortaya çıkarılan PKK kampından Fransız polisinin haberi olduğunu ve bu kampta düzenlenen toplantılara katıldığını söyledi.
Strasbourg’daki Avrupa Parlamentosunda bir grup milletvekili ile terör örgütüne destek vermek için toplantı yapan Fransız Parlamenter Jose Bove, seçim bölgesi olan Larzak Ovası’nda (Fransa'nın güneyinde bir bölge) PKK’nın eğitim kampları olduğunu kabul ederek, bu kamplardaki toplantılara bizzat katıldığını söyledi.
Küreselleşme karşıtı olarak bilinen Avrupa Parlamentosu milletvekili Fransız Parlamenter Jose Bove, Fransız güvenlik birimleri tarafından 26 Şubat 2010 tarihinde tutuklanan terör örgütü sorumlularından Mehmet Ali Doğan’ın yakın arkadaşı ve komşusu olduğunu kaydetti.
Silahlı eğitim verildiği iddia edilen çiftliği bulma konusunda kendisine yardımcı olduğunu, 10-15 senedir yaz aylarında çiftliğe gelen çok sayıda Kürt gencinin burada eğitim aldıklarını bildiğini belirten Bove, kendisinin de bizzat bu eğitim kampına konuşmacı olarak katıldığını açıkladı.
Fransa, İtalya ve Belçika’da terör örgütü PKK’ya yönelik operasyonları eleştiren ve örgütün Avrupa üst düzey sorumlularının yakalanmasını "cadı avı" olarak nitelendiren Fransız Parlamenter Jose Bove, PKK’lı teröristlere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Larzak Ovası’ndaki kampta sürdürülen faaliyetlerden Fransız güvenlik birimlerinin haberi olduğunu, Mehmet Ali Doğan’a ait çiftliğe bir kilometreden daha az mesafede Fransız ordusuna ait askeri bir birlik bulunduğunu öne sürdü.
Terör örgütü PKK kadrolarına silahlı eğitim verildiği belirtilen ve Fransız Parlamenter Jose Bove’nin seçim bölgesi olan Larzak Ovası, terör örgütü ETA’nın arka bahçesi olarak biliniyor.
Bu arada, Fransız güvenlik birimlerinin terör örgütünün yayın organı Roj TV’ye yönelik Paris, Strasbourg ve Orleans’ta operasyon gerçekleştirdiği bildirildi. Soruşturma kapsamında 10 kişinin gözaltına alındığı kaydedildi.
www.gazetevatan.com
13.03.2010
11 Mart 2010 Perşembe
“Vatan” kerpiç enkazı altında
Share

Vatan yahut Silistre
Sene 1854...
Kale bizim; 10 bin kişiyiz. Rus ordusu kapıya dayanmış, 80 bin kişi; boğaz boğaza, fena kapışma oluyor... İslam bey, yiğit adam, ecdadında 42 şehit var, uzaktan seyretmeyi kendine yediremiyor, gönüllü olarak kaleye gitmeye karar veriyor. Âşık aynı zamanda... Sevdiğine uğruyor, vedalaşıyor, duygusal durumlar yaşanıyor. Sevgilisi Zekiye... O da bir yiğit kız... Güya uğurluyor İslam beyi, sonra giyiyor erkek kıyafetlerini, “Benim adım Adem” diyerek, gönüllüler arasına karışıyor... Savaş mavaş, kan gövdeyi götürüyor, gözünü budaktan sakınmayan İslam bey yaralanıyor, Adem kılığındaki Zekiye ona bakıyor, yaralarını sarıyor. Neticede, Rus ordusu pes ediyor, çekiliyor. Kale kumandanının, aslında Zekiye'nin babası olduğu ortaya çıkıyor iyi mi...
Hiç görmemiş, öldü bilmiş, meğer o da ismini değiştirmiş... Velhasılkelam, baba kız kucaklaşıyor, İslam beyle Zekiye muradına eriyor, evleniyor.
*
“Vatan yahut Silistre” bu.
*
Namık Kemal'in eseri.
*
O kale, Silistre.
*
Gel zaman git zaman, biz de Rus ordusu gibi tutunamıyoruz oralarda... Birinci Dünya Savaşı kaybediliyor, Balkanlar kaybediliyor, imparatorluk yıkılıyor, Anadolu “Silistre” gibi savunuluyor ve eşsiz kahramanlık destanıyla, enkazın altından sağ salim Türkiye Cumhuriyeti çıkıyor.
*
Sene 1934, Silistre'de bir kahve... Türkler pılısını pırtısını toplamış, komşularıyla helalleşerek, asırlardır “vatan” bildikleri toprakları terk ediyor peyderpey, Anadolu'nun bağrına, “anavatan”a gidiyor. Balkan Türkleri, yeni bir hayat kurmak ve ilelebet terk etmemek üzere, Türkiye'ye akıyor... Vapurla İstanbul, ardından katır sırtında Elazığ, çoluk çocuk 400 kişiler... Önce Palu'da geçici olarak barındırıyorlar onları, sonra bomboş, çorak bir araziyi göstererek, “Aha işte şurası sizin” diyorlar, “kurun köyünüzü...”
*
Kuruyorlar köylerini.
Ve, ismini koyuyorlar:
“Kovancılar.”
*
Terk ettikleri dönemde Romanya'ya bağlı olan, sonradan Bulgaristan sınırlarına dahil edilen Silistre'nin Kovancılar Köyü yani... Kendileriyle beraber, köylerinin ismini de taşıyorlar.
*
Sonra?
Bi Allah.
Bi de onlar.
Ne arayan oluyor bir daha...
Ne de hallerini soran.
*
Gel zaman git zaman, sene 2010, deprem oldu, alt tarafı 6 şiddetinde... 400 kişiyle başlayan, çoğalan, ilçe haline gelen Kovancılar'a bağlı köyler, yerle bir oldu... Deprem olana kadar kimse onların farkında olmadığı için, ne yerler, ne içerler, nerde otururlar kimse merak etmediği için, 2010 senesinde hâlâ 1934'ün şartlarını yaşadıkları için...
51 canımız gitti.
*
Romanya, AB üyesi oldu bu arada...
Bulgaristan, AB üyesi oldu.
“Silistre”nin eski adresi de, yeni adresi de AB temellerinde oturuyor.
*
“Vatan” kerpiç enkazı altında.
10 Mart 2010
Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr

Vatan yahut Silistre
Sene 1854...
Kale bizim; 10 bin kişiyiz. Rus ordusu kapıya dayanmış, 80 bin kişi; boğaz boğaza, fena kapışma oluyor... İslam bey, yiğit adam, ecdadında 42 şehit var, uzaktan seyretmeyi kendine yediremiyor, gönüllü olarak kaleye gitmeye karar veriyor. Âşık aynı zamanda... Sevdiğine uğruyor, vedalaşıyor, duygusal durumlar yaşanıyor. Sevgilisi Zekiye... O da bir yiğit kız... Güya uğurluyor İslam beyi, sonra giyiyor erkek kıyafetlerini, “Benim adım Adem” diyerek, gönüllüler arasına karışıyor... Savaş mavaş, kan gövdeyi götürüyor, gözünü budaktan sakınmayan İslam bey yaralanıyor, Adem kılığındaki Zekiye ona bakıyor, yaralarını sarıyor. Neticede, Rus ordusu pes ediyor, çekiliyor. Kale kumandanının, aslında Zekiye'nin babası olduğu ortaya çıkıyor iyi mi...
Hiç görmemiş, öldü bilmiş, meğer o da ismini değiştirmiş... Velhasılkelam, baba kız kucaklaşıyor, İslam beyle Zekiye muradına eriyor, evleniyor.
*
“Vatan yahut Silistre” bu.
*
Namık Kemal'in eseri.
*
O kale, Silistre.
*
Gel zaman git zaman, biz de Rus ordusu gibi tutunamıyoruz oralarda... Birinci Dünya Savaşı kaybediliyor, Balkanlar kaybediliyor, imparatorluk yıkılıyor, Anadolu “Silistre” gibi savunuluyor ve eşsiz kahramanlık destanıyla, enkazın altından sağ salim Türkiye Cumhuriyeti çıkıyor.
*
Sene 1934, Silistre'de bir kahve... Türkler pılısını pırtısını toplamış, komşularıyla helalleşerek, asırlardır “vatan” bildikleri toprakları terk ediyor peyderpey, Anadolu'nun bağrına, “anavatan”a gidiyor. Balkan Türkleri, yeni bir hayat kurmak ve ilelebet terk etmemek üzere, Türkiye'ye akıyor... Vapurla İstanbul, ardından katır sırtında Elazığ, çoluk çocuk 400 kişiler... Önce Palu'da geçici olarak barındırıyorlar onları, sonra bomboş, çorak bir araziyi göstererek, “Aha işte şurası sizin” diyorlar, “kurun köyünüzü...”
*
Kuruyorlar köylerini.
Ve, ismini koyuyorlar:
“Kovancılar.”
*
Terk ettikleri dönemde Romanya'ya bağlı olan, sonradan Bulgaristan sınırlarına dahil edilen Silistre'nin Kovancılar Köyü yani... Kendileriyle beraber, köylerinin ismini de taşıyorlar.
*
Sonra?
Bi Allah.
Bi de onlar.
Ne arayan oluyor bir daha...
Ne de hallerini soran.
*
Gel zaman git zaman, sene 2010, deprem oldu, alt tarafı 6 şiddetinde... 400 kişiyle başlayan, çoğalan, ilçe haline gelen Kovancılar'a bağlı köyler, yerle bir oldu... Deprem olana kadar kimse onların farkında olmadığı için, ne yerler, ne içerler, nerde otururlar kimse merak etmediği için, 2010 senesinde hâlâ 1934'ün şartlarını yaşadıkları için...
51 canımız gitti.
*
Romanya, AB üyesi oldu bu arada...
Bulgaristan, AB üyesi oldu.
“Silistre”nin eski adresi de, yeni adresi de AB temellerinde oturuyor.
*
“Vatan” kerpiç enkazı altında.
10 Mart 2010
Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr
10 Mart 2010 Çarşamba
Sırayla Değiştirilen Sokak İsimleri
Share
Batman sokaklarına PKK kampı isimleri
Batman'da sokaklara PKK’nın kamplarının da yeraldığı yeni isimler verildi.
Batman’ın BDP’li belediyesi, tartışma yaratacak yeni karar aldı. Belediye Meclisi, kentte bazı cadde ve sokaklara terör örgütü PKK’nın Kuzey Irak’ta barındığı Zap ve Avaşin kamplarının adlarının da bulunduğu yeni isimlerin verilmesi için karar alıp, onaylanması için valiliğe gönderdi.
Batman Belediye Meclisi aldığı bir kararla, daha önce numaralı olarak bilinen sokak isimlerini değiştirdi. Belediye Meclisi aldığı kararı, valilik onayına sundu. Vali Ahmet Turhan, kararı onaylarsa, cadde ve sokak isimleri değişecek.
Değiştirilen cadde ve sokak isimlerinin arasında dikkat çeken birçok isim var. Terör örgütü PKK’nın Kuzey Irak’ta bulunan kamplarından biri olan Zap ve Avaşin, geçirdiği kalp krizi sonucu ölen kapatılan DEP eski Milletvekili Orhan Doğan, Med İmparatorluğunun ‘Med’ olan adı, sürgünde yaşamını yitiren Kürt yazar Mahmut Baksi, 1990’lı yıllarda PKK ile güvenlik güçleri arasında çatışmaların sıkça yaşandığı Şırnak’taki Gabar Dağı, Batman’ın Hasankeyf İlçesi yakınlarındaki Mava Dağı, Tunceli’nin Munzur Vadisi’nin Kürtçe adı olan ‘Adar’, Diyarbakır’ın Silvan İlçesi’nde bulunan kalenin adı Zembilfroş; Şırnak ve çevresi için kullanılan Botan adının verilmesi kararlaştırıldı.
Geçen yıl da Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi bitişiğinde yapılan parka ‘Zap’ ve ‘Avaşin’ adını vermek isteyen Belediye’nin talebine Batman Valiliği onay vermişti. Parka daha sonra geçen yıl Yunanistan'da ölen Ermeni besteci Aram Tigran adı verildi.
http://haber.mynet.com
10 Mart 2010
Geçtiğimiz şubat ayında da altta yayınlanan haberle Mardin'de sokak isimlerinin çatışmalarda ölen PKK'lılar ile terör örgütünün kamplarının isimleriyle değiştirildiği duyurulmuştu.
Terörist isimleri sokak adı oluyor
BDP'li Nusaybin Belediyesi çok tartışılacak bir hamle yaptı.. Karar Öcalan'ın yakalanışının yıldönümünde çıkarıldı.
Mardin Nusaybin Belediyesi, 70 sokak ve mahalleye çatışmalarda ölen PKK'lılar ile terör örgütünün kamplarının isimlerini veriyor.
Habertürk gazetesinin haberine göre BDP'li Nusaybin Belediye Meclisi, 70 sokak ve mahalleye PKK'lıların adlarını koyma kararı çıkardı. Şoke eden bu tavır, Öcalan'ın yakalanışının 11. yıldönümüne denk getirildi.
TERÖR KAMPLARI İsmi Terör kampı isimleri ile öcalan'ın köyü Amara'nın adı sokaklara verildi. 2008'de Diyarbakır'da servis otobüsüne saldıran terörist Mehmet Ş. Yıldeniz'in kod adı "Reber" gibi isimler de mahalle ve sokak adı olarak belirlendi.
REBER (YOL GÖSTEREN): Diyarbakır'da 2008'de Ali Gaffar Okkan Polis Meslek Yüksek Okulu'na ait servis otobüsüne yönelik saldırıyı PKK üyesi Mehmet Şah Yıldeniz'in de kod ismi
ARGEJ (YÜKSELEN ATEŞ): Şırnak'ın cizre ilçesine bağlı Ulaş köyünde güvenlik güçlerince yakalanan Mesut Gökhan adlı teröristin de kod adı AGİT (YİĞİT): Aktütün karakoluna düzenlenen baskında öldürülen 9 PKK'lıdan biri olan Zakir Yıldız'ın kod ismi.
HOGİR (GÜÇLÜ): Bu kod ismi bölgede 300'ün üzerinde PKK'lının kullandığı tahmin ediliyor.
BOTAN (SİİRT VE ŞIRNAK BÖLGESİ): Osman Öcalan ile birlikte örgütten ayrılan Nizamettin Taş bu ismi kullanıyordu.
ORAMAR (DAĞLICA): Hakkari'nin Yüksekova Dağlıca Taburu'na 21 Ekim 2007'de bir grup PKK'lının saldırısında 12 asker şehit olmuş 8 asker de kaçırılmıştı. Oramar Dağlıca'nın Kürtçe adı.
www.gazetevatan.com
20.02.2010
Batman'da sokaklara PKK’nın kamplarının da yeraldığı yeni isimler verildi.
Batman’ın BDP’li belediyesi, tartışma yaratacak yeni karar aldı. Belediye Meclisi, kentte bazı cadde ve sokaklara terör örgütü PKK’nın Kuzey Irak’ta barındığı Zap ve Avaşin kamplarının adlarının da bulunduğu yeni isimlerin verilmesi için karar alıp, onaylanması için valiliğe gönderdi.
Batman Belediye Meclisi aldığı bir kararla, daha önce numaralı olarak bilinen sokak isimlerini değiştirdi. Belediye Meclisi aldığı kararı, valilik onayına sundu. Vali Ahmet Turhan, kararı onaylarsa, cadde ve sokak isimleri değişecek.
Değiştirilen cadde ve sokak isimlerinin arasında dikkat çeken birçok isim var. Terör örgütü PKK’nın Kuzey Irak’ta bulunan kamplarından biri olan Zap ve Avaşin, geçirdiği kalp krizi sonucu ölen kapatılan DEP eski Milletvekili Orhan Doğan, Med İmparatorluğunun ‘Med’ olan adı, sürgünde yaşamını yitiren Kürt yazar Mahmut Baksi, 1990’lı yıllarda PKK ile güvenlik güçleri arasında çatışmaların sıkça yaşandığı Şırnak’taki Gabar Dağı, Batman’ın Hasankeyf İlçesi yakınlarındaki Mava Dağı, Tunceli’nin Munzur Vadisi’nin Kürtçe adı olan ‘Adar’, Diyarbakır’ın Silvan İlçesi’nde bulunan kalenin adı Zembilfroş; Şırnak ve çevresi için kullanılan Botan adının verilmesi kararlaştırıldı.
Geçen yıl da Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi bitişiğinde yapılan parka ‘Zap’ ve ‘Avaşin’ adını vermek isteyen Belediye’nin talebine Batman Valiliği onay vermişti. Parka daha sonra geçen yıl Yunanistan'da ölen Ermeni besteci Aram Tigran adı verildi.
http://haber.mynet.com
10 Mart 2010
Geçtiğimiz şubat ayında da altta yayınlanan haberle Mardin'de sokak isimlerinin çatışmalarda ölen PKK'lılar ile terör örgütünün kamplarının isimleriyle değiştirildiği duyurulmuştu.
Terörist isimleri sokak adı oluyor
BDP'li Nusaybin Belediyesi çok tartışılacak bir hamle yaptı.. Karar Öcalan'ın yakalanışının yıldönümünde çıkarıldı.
Mardin Nusaybin Belediyesi, 70 sokak ve mahalleye çatışmalarda ölen PKK'lılar ile terör örgütünün kamplarının isimlerini veriyor.
Habertürk gazetesinin haberine göre BDP'li Nusaybin Belediye Meclisi, 70 sokak ve mahalleye PKK'lıların adlarını koyma kararı çıkardı. Şoke eden bu tavır, Öcalan'ın yakalanışının 11. yıldönümüne denk getirildi.
TERÖR KAMPLARI İsmi Terör kampı isimleri ile öcalan'ın köyü Amara'nın adı sokaklara verildi. 2008'de Diyarbakır'da servis otobüsüne saldıran terörist Mehmet Ş. Yıldeniz'in kod adı "Reber" gibi isimler de mahalle ve sokak adı olarak belirlendi.
REBER (YOL GÖSTEREN): Diyarbakır'da 2008'de Ali Gaffar Okkan Polis Meslek Yüksek Okulu'na ait servis otobüsüne yönelik saldırıyı PKK üyesi Mehmet Şah Yıldeniz'in de kod ismi
ARGEJ (YÜKSELEN ATEŞ): Şırnak'ın cizre ilçesine bağlı Ulaş köyünde güvenlik güçlerince yakalanan Mesut Gökhan adlı teröristin de kod adı AGİT (YİĞİT): Aktütün karakoluna düzenlenen baskında öldürülen 9 PKK'lıdan biri olan Zakir Yıldız'ın kod ismi.
HOGİR (GÜÇLÜ): Bu kod ismi bölgede 300'ün üzerinde PKK'lının kullandığı tahmin ediliyor.
BOTAN (SİİRT VE ŞIRNAK BÖLGESİ): Osman Öcalan ile birlikte örgütten ayrılan Nizamettin Taş bu ismi kullanıyordu.
ORAMAR (DAĞLICA): Hakkari'nin Yüksekova Dağlıca Taburu'na 21 Ekim 2007'de bir grup PKK'lının saldırısında 12 asker şehit olmuş 8 asker de kaçırılmıştı. Oramar Dağlıca'nın Kürtçe adı.
www.gazetevatan.com
20.02.2010
9 Mart 2010 Salı
Var mı okumak için bir 10 dakikanız?
Share
.
Hep Beraber/Hep Birlikte
Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş,
bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil isgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şeraitten daha Elim ve daha Vahim olmak üzere, memleketin dahilinde,
İKTiDARA SAHiP OLANLAR GAFLET ve DALALET ve hattâ HIYANET içinde bulunabilirler.
Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.
Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düsmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evladı!
İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi,
VAZİFEN; TÜRK İSTİKLAL ve CUMHURİYETİNİ KURTARMAKTIR.
MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET, DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA, MEVCUTTUR... ..
GAZİ M. K. ATATÜRK - 20 Ekim 1927
Nazım Hikmet, Kurtuluş Savaşı üzerine yazılmış en güzel esere, "Kuvva-i Milliye" destanına
"Ateşi ve ihaneti gördük"
diye başlar,
"Dayandık"
diye sürdürür:
"Dayandık her yanda,
dayandık İzmir'de, Aydın'da,
Adana'da dayandık.
Dayandık, Urfa'da, Maraş'ta, Antep'te..."
20. yüzyılın ilk yıllarından beri bir kavgadan ötekine sürüklenen ülke, müttefikleriyle birlikte Büyük Savaş'tan yenik çıkmıştı. Bu topraklarda yaşayan hemen her ailede ya bir gazi vardı ya da bir şehit. Umutlar tükenmiş, bezginlik ve çaresizlik artmış, teslimiyetçilik dalga dalga yayılmıştı.
İşte böyle bir ortamda, bir "Çılgın Türk"ün önderliğinde, "Çılgın Türkler" ortaya çıktı ve yedi düvele karşı kavgayı başlattı. Bu kavga, Anadolu'nun tek vücut, tek yürek olan insanların hayranlık duyulacak destanlarıyla kazanıldı.
Kurtuluş Savaşı'ndaki "Çılgın Türkler"in birbirlerinden farkı yok. Ancak; anamız, avradımız, bacımız ve de yârimiz olan kadınların o akıl almaz, o çılgınca fedakârlıkları olmasaydı, bu savaş nasıl kazanılırdı? Bu, günümüzde bile kimsenin kolayca cevaplayamayacağı bir soru. Savaş galipleri arasında çıkar çatışması başlamış, geleceğe dönük planlar müttefikleri yol ayrımına getirmişti. Çukurova, Antep, Urfa ve Maraş'ta "Çılgın Türkler"den umulmayan bir direniş gören Fransa, Ankara hükümeti ile anlaşma yolları aramaya girmiş, Fransız temsilcisi Franklin Bouillon, Ankara yollarına düşmüştü. O günlerde, Türk ordusunun silah ve cephane ihtiyacı İnebolu üzerinden karşılanıyordu. Özellikle İstanbul'da, işgal güçlerinin denetimindeki depolardan çeşitli yollarla kaçırılan silahlar ve cephaneler, küçüklü büyüklü teknelerle İnebolu'ya getiriliyor, buradan da "İstiklal Yolu" üzerinden cepheye götürülüyordu. Hangi araçla mı? Kağnılarla tabii. Başka araç yoktu ki!
"... Genç adam 'uğurlar olsun anam' diye seslendi. Kolbaşı 'Sağ ol oğul' dedi, elindeki sopayla öküzleri dürttü. Kağnılar, tekerlekleri inleyerek kımıldayıp yürüdüler. Kağnıcıların hepsi kadındı. Yalnız üçüncü kağnıyı 12 yaşında bir erkek çocuğu götürüyordu. Kadınlardan biri hamileydi. Yedinci kağnının yanında yürüyen sırım gibi genç kadının ayakları çıplaktı. Bazı kadınlar, bebelerini torbalayıp sırtlarına bağlamışlardı. Konvoyu uğurlayan genç subaylardan birisi 'Ne mübarek kadınlar bunlar' dedi." Öyleydiler...
Kağnı kamyonu yener mi?
Onlar, Franklin Bouillon'un Ankara yollarında gördüğü konvoylardan yalnızca birisiydi ve Fransız temsilcisi müthiş etkilenmişti. Şerefine verilen akşam yemeğinde, "kağnıcı kadınlar"ı anlata anlata bitiremiyordu. Sofrada geleceğe dair konuşuluyordu. Mustafa Kemal, girdikleri kavgayı kısaca özetledi F. Bouillon'a:
"Mösyö Bouillon, milli yeminimizin özü tam bağımsızlıktır. Yani; siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kısaca her hususta bağımsızlık! Türk milleti kanını tam bağımsızlığı sağlamak için akıtıyor."
Yemek bitip Mustafa Kemal odadan çıktığında, Bouillon, Birinci Meclis'in Hariciye vekili Yusuf Kemal Bey'e (Tengirşenk) hayretle sordu:
"Yoksa siz aklınızdan kapitülasyonları kaldırmayı mı geçiriyorsunuz?"
"Evet Mösyö. Milli Mücadele toprak için yapılmıyor. Biz İstiklal için mücadele ediyoruz.
Büyük Millet Meclisi kapitülasyonların kalktığını görmeden kılıcını kınına koymaz..."
Fransız diplomat gülmeye başlamıştı:
"Ah dostum! Azminizi ve sabrınızı temsil eden kağnı kollarını büyük bir hayranlıkla izledim. Ama gerçekçi olun ve bizimle uzlaşmaya bakın. Çünkü kağnı kamyonu yenemez!"
Franklin Bouillon,
30 Ağustos 1922'de Dumlupınar Meydan Savaşı'nın bu kağnıların taşıdığı silah ve cephanelerle kazanılacağını nereden bilebilirdi ki...
"Şu bir liramı al kızım!"
Halide Edip (Adıvar), cepheyi görmek üzere trene bindi. Kompartımanda İstanbul'dan kaçıp gelen, İstanbul'un tanınmış ailelerinden birisinin kızı ile genç bir subay vardı. Sohbet sürerken, Halide Edip, genç subayın dizindeki yamayı eliyle örtmeye çalıştığını fark edince gülümsedi;
"Lütfen dizinizi örtmeye çalışmayın. Utanmayın da. O yama, bizim için İngilizlerin dizbağı nişanından çok daha değerli. Ordumuz, heybetini yoksulluğundan alıyor..."
Kütahya Eskişehir Cephesi'nde ölümüne savaşıldığı günlerde, Ankara Öğretmen Okulu'nun konferans salonunda, kadınlar Halide Edip’i dinlemek için toplanmışlardı. Ön sıralarda sıkma başlı, uzun mantolu, iskarpinli İstanbullular. Arkalarda rengârenk çarşaflı, potinli, mest lastik giymiş, yüzleri açık Ankaralılar. Halide Edip, çok tutumlu olduklarını duyduğu Ankaralı kadınların orduya yardım etmelerini sağlamak için bir konuşma yapacaktı;
"Bir hafta önce Eskişehir'deydim. Uçakları gördüm. Kanatlar ve gövde, özel keten kumaşla kaplanırmış. Bizimkiler kaput beziyle kaplıyorlar. Özel yapıştırıcı olmadığından kaput bezi, nal mıhı veya zamkla tutturuluyor. Bezin gerginliğini sağlamak için emayit kullanılırmış.
Bizimkiler, bezi kaynatılmış patates kabuğu ve paça suyuna tutkal, kola karıştırarak yaptıkları pelteyle kaplıyorlar. Ve pilotlar, gözlerini bile kırpmadan bu uçaklara binip havalanıyorlar. Kardeşlerim! Sizleri, milletin şerefini ve namusunu canından aziz bilen bu genç ve yoksul orduya yardıma çağırıyorum!"
Salonda çıt çıkmıyordu. Sonra, Ankaralı kadınlar hareketlendiler, sıraya girdiler. Masanın üstü kısa sürede para, altın bilezik ve yüzüklerle dolmuştu. Tam bu sırada, beyaz başörtülü, gözleri görmediği anlaşılan yaşlı bir kadının seslendiği duyuldu:
"Ne olur bana Halide Hanım'ı bulun!"
Yaşlı hanım, hemen yanına koşan Halide Edip'in yüzünü okşamaya başladı:
"Çamaşırcılık yaparak geçiniyorum kızım. Bunu zor günüm için saklamıştım. Ama sözlerinden anladım ki, ordumuz benden daha zordaymış. Al bunu kızım!"
Görmeyen gözleriyle Halide Edip'e gururla bakan kadının derisi çatlamış avucunda 1 lira vardı.
Halide Onbaşı, gözlerinden yaş fışkırırken sarıldı yaşlı hanıma;
"Ah anam ah! Bir kere daha iman ettim. Kurtulacağız.. ."
İşte onlar dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş fedakârlıklarıyla bizim kadınlarımızdı.
"Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!"
Mehmet Akif in Çanakkale Şehitleri için yazdığı şiirdeki bu mısra, aslında bu vatan için gözünü kırpmadan ölüme giden tüm "Mehmetler" için yazılmıştı... En acemisinden yedek subayına, teğmeninden albayına şehit olan tüm Mehmetlerin amacı; Anadolu topraklarını arsızca işgal eden, kadın erkek, çoluk çocuk gözetmeksizin hoyratça davranan düşmanı geldiği yere göndermekti. 15 Mayıs 1919... İzmir limanına demirleyen Yunan savaş gemilerinden karaya asker çıkmaya başlamıştı. İzmir Askerlik Şubesi başkanı Miralay Süleyman Fethi, gelişmeleri makamında endişeyle izliyordu. Sabah evinden ayrılırken, eşi Edibe Hanım, kötü bir şey olacağını hissetmiş gibi, o gün işe gitmemesini söylemiş, ancak Miralay Süleyman Fethi’nin cevabı kısa olmuştu;
"Ben askerim! İşime böyle bir günde gitmezsem, başka ne zaman gideceğim!"
Edibe Hanım'ın korktuğu başına gelecekti. İzmir'i işgal eden Yunanlılar, Fethi Bey'i savaş esiri olarak tutuklayıp, Pasaport'ta, rıhtım boyunda esir diye getirdikleri başka Türk subaylarının da bulunduğu sıraya kattılar. Özel kıyafetli efzun askerlerinin başındaki Yunan subayı sıradakilere seslendi:
"Kimin önünde durursam, o kollarını iki yanda kaldırıp indirecek ve 'Zito Venizelos!' diye bağıracak.
Karşı gelen süngülenecek."
Venizelos, o tarihteki Yunan başbakanı idi. Subay, Türk askerlerinden başbakanı kutsamalarını istiyordu. Bir tek Miralay Süleyman Fethi direndi. Bağırıp duran Yunan subayının karşısında kayadan oyulmuş bir heykel gibi duruyordu. Subay, ummadığı bu direniş karşısında öyle kızmıştı ki, birden elini uzatıp Fethi Bey'in omuzlarındaki apoletlerini sökmek istedi. Fethi Bey, Yunan subayının elini şiddetle itti.
"Onları sen takmadın ki sen sökesin!"
diye bağırdı ve ilk süngü yarasını aldı. Efzun eri, süngüyü onun göğsüne sokmuştu... Yirmi iki kez önünde durdu, isteğini yineledi Yunanlı subay ve yirmi iki kez süngülendi Miralay Süleyman Fethi. Artık ayakta durmaya direnci kalmayan, kendi kanından oluşan gölcüğe yığılıp kalan kahraman asker, İzmir'deki Fransız Konsolosluğu aracılığıyla kaldırıldığı hastanede, sabaha karşı şehit oldu. İşgalciler, ertesi gün, tüm İzmir'in katıldığı cenaze törenine müdahale etme cesaretini gösteremediler. İzmir'deki Mevlevi tekkesinin mezarlığına gömüldü. Bu kahraman subay, bugün çok yalın yapılan mezarında, üzerinde kabartma bir kılıç ile bir kalpak resmi yontulu taşın altında, huzur içinde yatıyor.
Porsuk Çayı'nın kuzey kıyısındaki bir patikada 40 kişi yürüyordu. Çoğunun ayağı çıplak, bazılarının ayakları çuvalla, çaputlarla sarılıydı. Aralarındaki yaralılara arkadaşları destek olmaya çalışıyorlardı. Bunlar,10-25 Temmuz 1921 arasındaki Kütahya-Eskişehir savaşlarında yarılan cepheden kopan askerlerdi. Düşe kalka, dövüşe dövüşe birliklerini bulmak için cephe gerisine ulaşmaya çalışıyorlardı. Aniden ortaya çıkan bir süvari birliği, grubu çevirdi. Asker kaçaklarının peşinde olan süvari yüzbaşısının sesi çok sertti:
"Hangi birliktensiniz? "
"4. tümen, 55. Alay, 3. Tabur 1. Bölük'teniz komutanım."
"Bölüğün geri kalanı nerede?"
"Geri kalan biziz komutanım!"
"Nereye gidiyorsunuz?"
"Duyduk ki ordu Sakarya ötesine çekiliyormuş. Alayımızı aramaya gidiyoruz."
Yüzbaşı sevindi. Bunlar, silahlarının şerefini sonuna kadar korumaya kararlı sahici askerlerdi:
"Şu tepenin ardında suyu bol küçük bir köy var. Orada dinlenin. Sonra doğuya yürüyüp Sakarya'yı aşın.
Ama birliği köye bu haliyle sokmayın. Halkı üzmeyin. Anladın mı asker?"
"Evet komutanım. Köye belimiz kırılmamış" gibi gireceğiz. Baş üstüne!"
Süvariler dörtnala uzaklaşırken çavuş birliğe döndü:
"Duydunuz. Halka teftiş vereceğiz. Ona göre. Sıraya girin, çabuk olun, çabuuuk. Hazır ol! Arş!"
Perişan Mehmetçikler ayaklarını sürüyerek yürümeye koyuldular. Çavuş birden dellendi;
"Bu ne biçim yürüyüş? Başınızı kaldırın, canlı yürüyün. Haydi hep beraber...
Annem beni yetiştirdi, bu ellere yolladı
Al sancağı teslim etti, Allaha ısmarladı..."
Çavuşun başlattığı, yavaş yavaş tüm Mehmetçiklerin katıldığı bir marş yükselmeye başladı bozkırın ortasında. Sanki çıplak ayaklı, yaralı ve bir muharebeyi kaybetmiş olanlar onlar değildi. Çınarlı köyüne sefil ve bitkin görünüşlerine hiç uymayan bir çalımla girdiler. Süvari yüzbaşısının gözü arkada kalmayacaktı...
Kurtuluş Savaşı'nın kırılma noktalarından biri, Kütahya-Eskişehir muharebeleriydi. 14 Temmuz 1921 günü Yunanlılar 180 top ve 40.000 kişiyle yüklendiler Türk hatlarına. Karşı koymaya çalışan kuvvet ise, 113 top ve parça parça cepheye ulaştırılmaya çalışılan 30.000 askerdi. Türk ordusu zamanla yarışıyordu. Her iki ordu da kazanmak için tüm gücüyle savaşıyordu. Süngü hücumları arka arkaya tazeleniyordu. Öyle ki, bir tepe bir saat içinde tam 11 kez el değiştirmişti. 4. Tümen komutanı Yarbay Nazım, başta Mustafa Kemal olmak üzere hem tüm komutanların, hem de emrindeki askerlerin gözbebeğiydi. Mehmetçik, onun bir emriyle gözünü bile kırpmadan çıkıyordu siperlerden. 4. Tümen, Yunanlıları durdurmak için en güvenilen birlikti ve komutanlar Yarbay Nazım'dan çok şey bekliyorlardı.
15 Temmuz sabahı gün doğarken, Yarbay Nazım ve karargâh subayları atlanıp Yumurçal mevzilerini denetlemeye çıktılar. Az ileride bir tepe vardı ve tepede Türk ordusundan kimse yoktu. Yunanlılar bu tepeyi ele geçirirlerse cephenin yarılması kaçınılmazdı. At inildi, komutan ve karargâhı tepeye doğru yürürken Yarbay Nazım, süvari takım komutanına emir veriyordu:
"Takımınla hemen tepeyi tut. Düşman taarruz ederse, alaydan birlik yetişene kadar ne pahasına olursa olsun tepeyi tut. Şimdi ben..."
Bitiremedi cümlesini. Sabaha karşı gelip tepeye mevzilenen Yunanlıların açtığı makineli tüfek ateşi biçti bu çok sevilen komutanı ve karargâh subaylarını. Emir çavuşu Eyüp, göğsünün sol tarafındaki kan lekesi giderek artan komutanını kucaklayıp at bindi ve cephe gerisine götürmeye başladı. Yarbay Nazım'ın ünlü beyaz atı dörtnala peşlerinden geliyordu.
Eskişehir hastanesi... Çok hafif soluk alan komutanın başında Eyüp Çavuş ve subaylar bekleşiyordu ümitle. Yarbay Nazım fısıldadı:
"Tepeyi tuttular değil mi?"
"Tuttular komutanım..."
"Arkadaşlar iyi mi?"
''Hepsi iyi. Çok iyiler komutanım."
"Asıl siz iyi olun, iyi dayanın çocuğum..."
Başı Eyüp Çavuş'un dizine dayalı yatan Nazım Bey'in son sözleriydi bunlar...
Çankaya'daki çalışma odasının kapısı usulca aralandı, Fikriye Hanım bir hayalet gibi içeri süzüldü. Masadaki haritanın üzerinden başını kaldıran Mustafa Kemal, genç kadına sorgulayan gözlerle baktı.
Kötü haber tez ulaşmıştı. Salih Bey (Bozok) söylemeye cesaret edemiyordu. Başı öne eğikti. Mustafa Kemal
"Ne var? Ne oldu?"
diye sordu. Yılgın bir sesle
"Fevzi Paşa telefon etti. 4. Tümen karargâh kadrosu felakete uğramış!" diye cevapladı.
"Ne demek o?"
"Kurmay başkanı Binbaşı Şerafettin yaralı olarak esir düşmüş. Çoğu da şehit olmuş efendim!"
"Nazım?"
Salih Bozok ağlamaya başladı. Mustafa Kemal donup kalmıştı. Yarbay Nazım, çok sevdiği, çok kıymetli bir komutanıydı.
"Gel biraz yürüyelim Salih!"
dedi... Ölümü çok yakından tanıyan iki subay, ağaçların altında yürümeye başladılar. İkisinin de ağzını bıçak açmıyordu...
“Türk millî hareketi düşmanı kesin yenecektir!"
20. yüzyıla girerken Fransa'nın en etkili gazetelerinden "Le Temps"in ünlü bir çalışanı vardı: Georges Gaulis.
1896'da eşi Berthe ile birlikte İstanbul'a gelmişti. Osmanlı İmparatorluğu konusunda en iyi, en tarafsız haberleri yapan gazeteci olarak tanınıyordu.
1912'deki Balkan Savaşı'nı da izleyen Gaulis, yakalandığı hastalıktan kurtulamayıp öldü ve Feriköy'deki Katolik Mezarlığı'na gömüldü.
Nöbeti, Türk dostlarının Berta diye çağırdıkları, karısı Berthe devraldı.
Berthe Georges Gaulis, Birinci Dünya Savaşı'nda zorunlu olarak İstanbul'dan ayrılmıştı. Berthe, Kurtuluş Savaşı'nın başladığı günlerde, 21 Eylül 1919'da, çok sevdiği İstanbul'a tekrar geldi. Fransa'ya döner dönmez yazdığı kitapta, o günlerin Türkiye'sini ve Kurtuluş Savaşı'nı anlattı:
"1921 Nisanı, Türklerin geri aldıkları Bilecik, bir felaket ve acılar diyarı. Koku dayanılmayacak kadar fazla. Henüz dumanı tüten bu taş yığınları altında, kim bilir ne kadar insan cesedi gömülü. Buradaki tahribatın büyüklüğü korkunç. Bilecik ve Küplü'de büyük facialar olmuş. Buraların ahalisinden sağ kalanlar, büyük bir bunalım ve heyecan içinde. Tecavüze uğramamış genç bir kız veya kadın kalmamış. Bilecik dünden kalma bir Pompei adeta. Her yer kül, is ve kurum içinde... Sık sık dinamitin tahribatını gösteren taş yığınlarına rastlıyoruz. Biraz ötede, kızını kurtarmak isterken, kafasına taşla vurularak öldürülmüş bir ihtiyarın mezarı. Yapılan toptan imha işleminden her şehir ve kasaba payına düşeni almış. Bazen bir bahçe, çiçek açmış birkaç ağaç, bir meydan, bir çeşme, yapılanları hatırlatmaya yetiyor. Saatlerce bu harabeleri gezdik.
Her Yunan taarruzu, Anadolu halkına çok acı bir ders olmuş. Düşmanın yaptıkları karşısında vatanseverlik duyguları uyanarak şahlanmış, 'Ölürsem hiç olmazsa ailem ve vatandaşlarım İçin öleyim' diyerek mücadeleye katılmışlar. Bu günlerde, İnegöl'deki Türkler kasabalarına gelen Yunan askerlerine baltalarla karşı koymuşlar ve onlar da çareyi kaçmakta bulmuşlar..."
Berthe Gaulis, kitabının önsözünde de şunları yazmıştı;
"Ankara'dan 10 Mayıs 1921 'de, Türk milliyetçiliği konusundaki bu kısa incelememin basımevini boyladığı sıralarda ayrıldım. 1921 yılının Ağustos ayı sonlarında, Anadolu'daki savaş en sert ve acımasız bir biçimde sürüyordu...
Türk millî hareketi düşmanı kesin yenecektir. Çünkü o hareket yüksek bir ideale dayanıyor;
çünkü bu hareketi yönetenler kendi şahsî çıkarlarını unutmuşlardır; çünkü onlarda büyük bir ruh ve iman var..."
“Hadi bre çorbacı, karavanaya yetişelim!"
İşgalcilerden İnsanlık dışı, askerlik dışı bu kadar baskı gören Anadolu çocuğu, yine efendiliğini bozmamış, bir "Çılgın Türk" olarak onurlu davranmayı elden bırakmamıştı. Halide Edip, Ruşen Eşref Ünaydın ve Binbaşı Kemal, Adala'ya (Manisa'da bir ilçe) yetişmeye çalışıyorlardı. Altı ayda bile geçilemez denilen Yunan hatları yarılmıştı. 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Savaşı kazanılmış, Yunan ordusunun büyük bölümü imha edilmiş, başta Trikopis, çok sayıda komutan, subay ve asker esir alınmıştı. Binbaşı Kemal şoföre bağırdı:
"Dur!"
Binbaşının dikkatini, esir bir Yunan subayını cephe gerisine götüren asker çekmişti. Mehmetçik yayan, esir subay eşek üzerinde gidiyorlardı. Mehmetçik Binbaşı Kemal'i selamlarken, Yunanlı subay eşekten inmişti.
"Kim bu?"
"Esir komutanım!"
"Nereye götürüyorsun?"
"Geriye. Alay karargâhına!"
"Ulan sen bunun seyisi misin, hizmet eri misin? Hayvana sen bin, o yürüsün!"
"Hiç olur mu komutanım? O şimdi ocağından kopmuş bir gurbet adamı. Misafir ve bana emanet."
Binbaşı, titreyen sesine hâkim olmaya çalışarak şoföre bağırırken gözlerinden yaşlar akıyordu:
"Yürü oğlum, gidelim."
Araba uzaklaşana kadar selam duran Mehmetçik, Yunan subayına eşeğe binmesi için işaret ederken söyleniyordu:
"Hadi bre çorbacı. Akşam karavanasına yetişelim. Aç kalma."
Ölümün, gencecik insanları hiç duraksamadan verdiği bir emirle ölüme göndermenin ne olduğunu, onun gibi hiç kimse bilemezdi.
Yıllar önce, bir ağustos sabahı gün doğmak üzereydi.
"O", siperler boyunca yürürken, son emrini verdi:
"Elimdeki kırbaca bakın. Kırbacı kaldırdığımda hazır olun.
Kırbacı aşağı indirdiğimde hücuma kalkılacak. Asker...! Sana ölmeyi emrediyorum! "
Kırbaç kalktı, kırbaç indi... Mehmetçik süngü hücumuna kalktı.
Artık sadece tek bir ses duyuluyordu...
Allah, Allah, Allah, Allah.
9-10 Ağustos 1915 sabahında gün batmadan süngü hücumuna kalkan Mehmetçik, Anafartalar'da düşmanı bitirmişti.
Mehmetçik'ten ölmesini isteyen komutan, Anafartalar Grup Komutanlığı'na 67 saat önce atanan Yarbay Mustafa Kemal'di.
Arkadaşlarıyla birlikte 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktığında, generaldi Mustafa Kemal. Sonra üniformasını çıkardı.
Yıllardır savaşan, gencecik evlatlarını şehit veren; yorgun, bitkin, yılgın ve ümitsiz, ama sonsuz dirençli insanların yaşadığı topraklarda, Anadolu topraklarında, kimsenin kolay kolay göze alamayacağı bir kalkışmayı başlattı. Tek güvencesi, çöken imparatorluğun tüm kahrını çekmesine karşılık, pek de kıymeti bilinmeyen Anadolu insanıydı. Askere yolcu ettiği son oğlunu birliğine teslim ederken;
"Bizim köyün mezarlığına elli yıldır delikanlı gömülmedi oğul. Vatan sağ olsun da hepimiz ölelim ne çıkar?"
diyen Söğüt'ün Akgünlü köyünden Mehmet oğlu Hüseyin'in anası gibi insanlardı güvendiği.
Bandırma Vapuru'ndan Samsun'a ayak basan ilk 18 kişiyle başlayan "Tam Bağımsız Anadolu" hareketine, zaman içinde tüm Anadolu halkı katıldı. Genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle ve yorgunluklarım, yılgınlıklarını, bıkkınlıklarını, ümitsizlerini artlarında bırakarak kavgaya girdiler.
"Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair ve onlar için, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur, denildi.”
Mustafa Kemal, Samsun'a gitmeden önce, Bekir Ağa Bölüğü'nde tutuklu bulunan Fethi Bey'i görmeye gittiğinde,
'"Ne biz bu durumda kalacağız, ne de ülkeyi bu durumda bırakacağız." derken,
işte bu "zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayanlara” güvenmişti.
Anadolu'nun bağımsızlığı kavgasına girenlerden bazılarının yolları, sonraki yıllarda Mustafa Kemal'le ayrılmış bile olsa, onlar "Çılgın Türkler"di. Çılgın olmasalar, boyunlarında idam fermanı varken, hangi akla hizmet bir ulusun kurtuluş kavgasını başlatabilirlerdi?
"Kuvva-i Millîye adı altında çıkarttıkları karışıklık"
24 Mayıs 1920 tarihinde, Padişah Vahdettİn'in onayladığı, Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın imzaladığı bir İradei Seniyye (Padişah Buyruğu) yayınlandı:
"Kuvva-i Milliye adı altında çıkarttıkları karışıklık ve Anayasa'ya aykırı olarak halktan para toplamak, askere almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek kentleri yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların düzenleyicisi ve kışkırtıcısı oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan, Üçüncü Ordu Müfettişiliği'nden uzaklaştırılıp askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, eski 27. Fırka komutanı emekli Miralay Kara Vasıf Bey, eski 20. Kolordu komutanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile eski Washington elçisi ve Ankara milletvekili Salacaktı Alfred Rüstem ve eski sağlık müdürü İstanbullu Dr. Adnan Bey ile Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni İstanbullu Halide Edip Hanım'ın; açıklaması 11 Mayıs 1920 tarih ve 20 sayılı hüküm tutanağında yazılı olduğu üzere; Mülkiye Ceza Yasası'nın 45. maddesinin 1. fıkrasının yollamasıyla, 55. maddenin 4. fıkrası ve 56. maddesi uyarınca sahip oldukları askeri ve sivil rütbe ve nişanlarla her türlü resmi unvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, bu durumda kaçak bulunmaları nedeniyle mallarına el konulmasına dair İstanbul Birinci Sıkıyönetim Savaş Divanı'nca arkasında verilen hüküm ve karar ele geçirildiklerinde yeniden yargılanmak koşuluyla onaylanmıştır. Bu buyruğu yürütmeye Savaş Bakanı görevlidir."
Kimisinin boynunda idam fermanı vardı, kimisinin ayağı çıplaktı.
Kimisi yorganı bebesinin değil top mermilerinin üzerine örtmüştü, kimisi son nefesinde "Ölene kadar cepheyi tutun" emri vermişti.
Anadolu'nun bahtı Onlar,
“bir şafak vakti karanlığın kenarından ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman..."
değişti. "O" ve bize bugünleri veren tüm "Çılgın Türkler"i yüreğimizden gelen saygı ve sevgiyle anıyoruz.
İyi ki çılgındılar...

Kurtuluş Savaşı'na giden dikenli yollarda
Gözlüğünün arkasından gülen gözlerle bakıyordu.
Ancak, iş "Çılgın Türkler"e geldiğinde değişiyordu bakışları Turgut Özakman'ın.
Bir başka parlıyordu o gözler ve bir başka tonla cevaplıyordu sorularımızı.
Tutkuluydu "Çılgın Türkler"e, heyecanlanıyordu anlatırken ve nasıl bir hayranlık duyduğu sesine yanşıyordu.
Biz Focus ekibi için, çok güzel bir sohbetti.
-1919'da Samsun'dan yola çıkanlar, bağımsızlık yolunda ilerlerken çok engelle karşılaştılar.
Neydi bu engeller?
"Vatan kavgası görmemiş ki Anadolu halkı, hele hele Ege! İşgal nedir bilmiyor ki...
Fazla bir kötülük görmüyorsa, bir dostluk dahi kurabiliyor. İster istemez kaçınılmaz bir birliktelik olabiliyor.
Korkutucu olan o değil. Yunan ordusuyla işbirliği yapan var. Yunan ordusu çekilirken milliyetçilerle birlikte olmamak için onların peşine takılıp Yunanistan'a kaçan birçok insanımız var. Yunanlılara kılavuzluk yapan Müslüman Türkler var. Bunun oranı o zamana göre korkutucu değil, ama mide bulandırıyor tabii...
Adam millet, vatan eğitimi almamış. Bilinçli değil. 600 yıl kulu olduğu padişah var savaşmasını istemeyen. Ankaralı Mustafa Kemal'in askerlerine karşı durmanızı İstiyorsa ve şeyhülislam bunların öldürülmeleri için fetva veriyorsa...
Bu uğurda ölenlerin şehit, yaralananların gazi olacağı söyleniyorsa, İngiliz altını dağıtılıyorsa, yani cahillik sömürülüyorsa, bu insanlar isyan ederler. Bolu, Yozgat, Konya isyanları... Bir avuç insan. Ama, o zaman biz o kadar güçsüzüz, askerimiz o kadar az ki! Günler, aylar sürüyor bazılarını ortadan kaldırmak. Olay o!"
Bir gerçeğe daha dikkat çekiyor Özakman:
"Zaman içinde de olsa, kadını erkeği, genci ihtiyarı el vermeseydi, 150 bin kişilik bir ordu nasıl kazanırdı savaşı? 150 bin kişilik orduyu, en az 150 binlik ikmal ordusu destekler. 300 bin kişi eder. Bu sadece Batı Cephesi'nde. Bunun doğusu, kuzeyi, güneyi var. Bu da 400 bin kişi demek. Halk desteklemiyorsa, 400 bin kişilik bir ordu kurulamaz. Bu yüzden, halk başlangıçta karşısında olmasa bile, yanında da değildi. Doğal bu. Korku! Erkek kalmamış! Askerleri şehit olmuş orada kalmış; sağ kalanı ya eşkıya olmuş dağa çıkmış, ya da henüz esir, geri dönmemiş... Ne beklenebilir ki?"Anadolu insanına dil uzatanlara, bilmeden konuşanlara çok kızgın Turgut Özakman:
"Yunan gelmiş İzmir'e çıkmış, binlerce insanı öldürmüş. Sakarya'nın kenarındaki çaresiz, elektriksiz, yolsuz, öğretmensiz köy bunu duymamıştır bile. Onun için Türk halkına yöneltilen benzer birtakım iddiaları okuduğum zaman içim cız ediyor. Yani Yunanlı İzmir'e çıktığı gün Anadolu ayaklanacak, herkes silahlanacak... Yahu zaten o gün biterdi iş. Yani böyle bir millet var mı? Fransızlar İkinci Dünya Savaşı'nda Paris elden gittikten sonra, yavaş yavaş düşünmeye başladılar karşı koymak için. Yunan İzmir'e çıktıktan sonra, Denizli müftüsü, 'Size fetva veriyorum. Silahı olmayan hiç olmazsa yerden üç taş alıp düşmana atsın!' diyor"
Ulusal bilincin bir başka fikir adamı, şair, edebiyatçı, gazeteci ve senarist Attila İlhan’ın cenaze töreninin ardından oturmuştuk Turgut Özakman ile sohbete. Atilla İlhan'dan esinlendik ve sorduk "Hangi batı?" diye:"Batının bize dönük, tüm dünyaya dönük bilim ve sanatla ilgili temiz bir yüzü var. Bir de sömürgeci, emperyalist, kandırıcı, pis bir yüzü var. Yalnız güzel yüzüne mağlup olup da, pis yüzünü hazmetmemize imkân yok. Türkiye, batının bu pis yüzünü çok yakından gördü. Ya kendi yaptı bu pisliği ya da birilerini paralı asker olarak tuttu, onlara yaptırdı. Onun için biz, emperyalizmin ne olduğunu bilmeyenlere ders verebilecek bir ülkeyiz. Ama Türkiye'de de ne yazık ki emperyalizm, bir sol terimdir diye söylenmez oldu."
Kaynak: Focus Aralık 2005 sayısından alınmıştır. Bazı resimler yazıya eklenmiştir.
Hep Beraber/Hep Birlikte
Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş,
bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil isgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şeraitten daha Elim ve daha Vahim olmak üzere, memleketin dahilinde,
İKTiDARA SAHiP OLANLAR GAFLET ve DALALET ve hattâ HIYANET içinde bulunabilirler.
Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.
Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düsmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evladı!
İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi,
VAZİFEN; TÜRK İSTİKLAL ve CUMHURİYETİNİ KURTARMAKTIR.
MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET, DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA, MEVCUTTUR... ..
GAZİ M. K. ATATÜRK - 20 Ekim 1927
Çılgın Türkler
Kurtuluş Savaşı, dünyadaki en meşru, en haklı ve en kutsal savaşlardan biri. Kazanılan zafer üzerine bugüne kadar çok söz edildi.
Kurtuluş Savaşı eskilerde mi kaldı?.. Bu ülkenin verdiği bağımsızlık kavgasını konu alan bir eser yüzlerce baskı yapıyor ve 400.000'den fazla insan tarafından gözyaşları arasında okunuyorsa sorunun cevabı çok net: "Hayır!" Kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla; gücünü Anadolu topraklarından alan bir ulusun "İsimsiz kahramanlar" albümünden insan manzaraları.. Kurtuluş Savaşının ilk günlerinde doğru dürüst ne kılıçları, ne de mızrakları vardı. Eksiklikleri giderildiğinde Yunanlılar için en korkulan güç oldular. Büyük Taarruz'da, Süvari Kolordusu sel gibi akarak düşmanın kaçış yollarını kesecekti... Anadolu yanan gözleriyle duruyordu bu dünyanın üzerinde. İzmir, Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar; 1919'un Mayıs ortalarından Haziran ortalarına kadar düşmüştü. Adana, Antep, Urfa, Maraş dövüşüyordu... Murat Nehri, Canik Dağları ve Fırat, Yeşilırmak, Kızılırmak, Gültepe, Tilbeşar Ovası İngilizlerle boğuşuyordu. Aksu ile Köprüsü, Karagöl ile Söğüt Gölü, belki de ilk kez görüyordu İtalyan'ı. Çukurova, Seyhan ve Ceyhan Fransızlara bakıyordu.
Nazım Hikmet, Kurtuluş Savaşı üzerine yazılmış en güzel esere, "Kuvva-i Milliye" destanına
"Ateşi ve ihaneti gördük"
diye başlar,
"Dayandık"
diye sürdürür:
"Dayandık her yanda,
dayandık İzmir'de, Aydın'da,
Adana'da dayandık.
Dayandık, Urfa'da, Maraş'ta, Antep'te..."
20. yüzyılın ilk yıllarından beri bir kavgadan ötekine sürüklenen ülke, müttefikleriyle birlikte Büyük Savaş'tan yenik çıkmıştı. Bu topraklarda yaşayan hemen her ailede ya bir gazi vardı ya da bir şehit. Umutlar tükenmiş, bezginlik ve çaresizlik artmış, teslimiyetçilik dalga dalga yayılmıştı.
İşte böyle bir ortamda, bir "Çılgın Türk"ün önderliğinde, "Çılgın Türkler" ortaya çıktı ve yedi düvele karşı kavgayı başlattı. Bu kavga, Anadolu'nun tek vücut, tek yürek olan insanların hayranlık duyulacak destanlarıyla kazanıldı.
Kadınlar, bizim kadınlarımız...
Kurtuluş Savaşı'ndaki "Çılgın Türkler"in birbirlerinden farkı yok. Ancak; anamız, avradımız, bacımız ve de yârimiz olan kadınların o akıl almaz, o çılgınca fedakârlıkları olmasaydı, bu savaş nasıl kazanılırdı? Bu, günümüzde bile kimsenin kolayca cevaplayamayacağı bir soru. Savaş galipleri arasında çıkar çatışması başlamış, geleceğe dönük planlar müttefikleri yol ayrımına getirmişti. Çukurova, Antep, Urfa ve Maraş'ta "Çılgın Türkler"den umulmayan bir direniş gören Fransa, Ankara hükümeti ile anlaşma yolları aramaya girmiş, Fransız temsilcisi Franklin Bouillon, Ankara yollarına düşmüştü. O günlerde, Türk ordusunun silah ve cephane ihtiyacı İnebolu üzerinden karşılanıyordu. Özellikle İstanbul'da, işgal güçlerinin denetimindeki depolardan çeşitli yollarla kaçırılan silahlar ve cephaneler, küçüklü büyüklü teknelerle İnebolu'ya getiriliyor, buradan da "İstiklal Yolu" üzerinden cepheye götürülüyordu. Hangi araçla mı? Kağnılarla tabii. Başka araç yoktu ki!
"... Genç adam 'uğurlar olsun anam' diye seslendi. Kolbaşı 'Sağ ol oğul' dedi, elindeki sopayla öküzleri dürttü. Kağnılar, tekerlekleri inleyerek kımıldayıp yürüdüler. Kağnıcıların hepsi kadındı. Yalnız üçüncü kağnıyı 12 yaşında bir erkek çocuğu götürüyordu. Kadınlardan biri hamileydi. Yedinci kağnının yanında yürüyen sırım gibi genç kadının ayakları çıplaktı. Bazı kadınlar, bebelerini torbalayıp sırtlarına bağlamışlardı. Konvoyu uğurlayan genç subaylardan birisi 'Ne mübarek kadınlar bunlar' dedi." Öyleydiler...
Kağnı kamyonu yener mi?
Onlar, Franklin Bouillon'un Ankara yollarında gördüğü konvoylardan yalnızca birisiydi ve Fransız temsilcisi müthiş etkilenmişti. Şerefine verilen akşam yemeğinde, "kağnıcı kadınlar"ı anlata anlata bitiremiyordu. Sofrada geleceğe dair konuşuluyordu. Mustafa Kemal, girdikleri kavgayı kısaca özetledi F. Bouillon'a:
"Mösyö Bouillon, milli yeminimizin özü tam bağımsızlıktır. Yani; siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kısaca her hususta bağımsızlık! Türk milleti kanını tam bağımsızlığı sağlamak için akıtıyor."
Yemek bitip Mustafa Kemal odadan çıktığında, Bouillon, Birinci Meclis'in Hariciye vekili Yusuf Kemal Bey'e (Tengirşenk) hayretle sordu:
"Yoksa siz aklınızdan kapitülasyonları kaldırmayı mı geçiriyorsunuz?"
"Evet Mösyö. Milli Mücadele toprak için yapılmıyor. Biz İstiklal için mücadele ediyoruz.
Büyük Millet Meclisi kapitülasyonların kalktığını görmeden kılıcını kınına koymaz..."
Fransız diplomat gülmeye başlamıştı:
"Ah dostum! Azminizi ve sabrınızı temsil eden kağnı kollarını büyük bir hayranlıkla izledim. Ama gerçekçi olun ve bizimle uzlaşmaya bakın. Çünkü kağnı kamyonu yenemez!"
Franklin Bouillon,
30 Ağustos 1922'de Dumlupınar Meydan Savaşı'nın bu kağnıların taşıdığı silah ve cephanelerle kazanılacağını nereden bilebilirdi ki...
"Şu bir liramı al kızım!"
Halide Edip (Adıvar), cepheyi görmek üzere trene bindi. Kompartımanda İstanbul'dan kaçıp gelen, İstanbul'un tanınmış ailelerinden birisinin kızı ile genç bir subay vardı. Sohbet sürerken, Halide Edip, genç subayın dizindeki yamayı eliyle örtmeye çalıştığını fark edince gülümsedi;
"Lütfen dizinizi örtmeye çalışmayın. Utanmayın da. O yama, bizim için İngilizlerin dizbağı nişanından çok daha değerli. Ordumuz, heybetini yoksulluğundan alıyor..."
Kütahya Eskişehir Cephesi'nde ölümüne savaşıldığı günlerde, Ankara Öğretmen Okulu'nun konferans salonunda, kadınlar Halide Edip’i dinlemek için toplanmışlardı. Ön sıralarda sıkma başlı, uzun mantolu, iskarpinli İstanbullular. Arkalarda rengârenk çarşaflı, potinli, mest lastik giymiş, yüzleri açık Ankaralılar. Halide Edip, çok tutumlu olduklarını duyduğu Ankaralı kadınların orduya yardım etmelerini sağlamak için bir konuşma yapacaktı;
"Bir hafta önce Eskişehir'deydim. Uçakları gördüm. Kanatlar ve gövde, özel keten kumaşla kaplanırmış. Bizimkiler kaput beziyle kaplıyorlar. Özel yapıştırıcı olmadığından kaput bezi, nal mıhı veya zamkla tutturuluyor. Bezin gerginliğini sağlamak için emayit kullanılırmış.
Bizimkiler, bezi kaynatılmış patates kabuğu ve paça suyuna tutkal, kola karıştırarak yaptıkları pelteyle kaplıyorlar. Ve pilotlar, gözlerini bile kırpmadan bu uçaklara binip havalanıyorlar. Kardeşlerim! Sizleri, milletin şerefini ve namusunu canından aziz bilen bu genç ve yoksul orduya yardıma çağırıyorum!"
Salonda çıt çıkmıyordu. Sonra, Ankaralı kadınlar hareketlendiler, sıraya girdiler. Masanın üstü kısa sürede para, altın bilezik ve yüzüklerle dolmuştu. Tam bu sırada, beyaz başörtülü, gözleri görmediği anlaşılan yaşlı bir kadının seslendiği duyuldu:
"Ne olur bana Halide Hanım'ı bulun!"
Yaşlı hanım, hemen yanına koşan Halide Edip'in yüzünü okşamaya başladı:
"Çamaşırcılık yaparak geçiniyorum kızım. Bunu zor günüm için saklamıştım. Ama sözlerinden anladım ki, ordumuz benden daha zordaymış. Al bunu kızım!"
Görmeyen gözleriyle Halide Edip'e gururla bakan kadının derisi çatlamış avucunda 1 lira vardı.
Halide Onbaşı, gözlerinden yaş fışkırırken sarıldı yaşlı hanıma;
"Ah anam ah! Bir kere daha iman ettim. Kurtulacağız.. ."
İşte onlar dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş fedakârlıklarıyla bizim kadınlarımızdı.
Mehmet Akif in Çanakkale Şehitleri için yazdığı şiirdeki bu mısra, aslında bu vatan için gözünü kırpmadan ölüme giden tüm "Mehmetler" için yazılmıştı... En acemisinden yedek subayına, teğmeninden albayına şehit olan tüm Mehmetlerin amacı; Anadolu topraklarını arsızca işgal eden, kadın erkek, çoluk çocuk gözetmeksizin hoyratça davranan düşmanı geldiği yere göndermekti. 15 Mayıs 1919... İzmir limanına demirleyen Yunan savaş gemilerinden karaya asker çıkmaya başlamıştı. İzmir Askerlik Şubesi başkanı Miralay Süleyman Fethi, gelişmeleri makamında endişeyle izliyordu. Sabah evinden ayrılırken, eşi Edibe Hanım, kötü bir şey olacağını hissetmiş gibi, o gün işe gitmemesini söylemiş, ancak Miralay Süleyman Fethi’nin cevabı kısa olmuştu;
"Ben askerim! İşime böyle bir günde gitmezsem, başka ne zaman gideceğim!"
Edibe Hanım'ın korktuğu başına gelecekti. İzmir'i işgal eden Yunanlılar, Fethi Bey'i savaş esiri olarak tutuklayıp, Pasaport'ta, rıhtım boyunda esir diye getirdikleri başka Türk subaylarının da bulunduğu sıraya kattılar. Özel kıyafetli efzun askerlerinin başındaki Yunan subayı sıradakilere seslendi:
"Kimin önünde durursam, o kollarını iki yanda kaldırıp indirecek ve 'Zito Venizelos!' diye bağıracak.
Karşı gelen süngülenecek."
Venizelos, o tarihteki Yunan başbakanı idi. Subay, Türk askerlerinden başbakanı kutsamalarını istiyordu. Bir tek Miralay Süleyman Fethi direndi. Bağırıp duran Yunan subayının karşısında kayadan oyulmuş bir heykel gibi duruyordu. Subay, ummadığı bu direniş karşısında öyle kızmıştı ki, birden elini uzatıp Fethi Bey'in omuzlarındaki apoletlerini sökmek istedi. Fethi Bey, Yunan subayının elini şiddetle itti.
"Onları sen takmadın ki sen sökesin!"
diye bağırdı ve ilk süngü yarasını aldı. Efzun eri, süngüyü onun göğsüne sokmuştu... Yirmi iki kez önünde durdu, isteğini yineledi Yunanlı subay ve yirmi iki kez süngülendi Miralay Süleyman Fethi. Artık ayakta durmaya direnci kalmayan, kendi kanından oluşan gölcüğe yığılıp kalan kahraman asker, İzmir'deki Fransız Konsolosluğu aracılığıyla kaldırıldığı hastanede, sabaha karşı şehit oldu. İşgalciler, ertesi gün, tüm İzmir'in katıldığı cenaze törenine müdahale etme cesaretini gösteremediler. İzmir'deki Mevlevi tekkesinin mezarlığına gömüldü. Bu kahraman subay, bugün çok yalın yapılan mezarında, üzerinde kabartma bir kılıç ile bir kalpak resmi yontulu taşın altında, huzur içinde yatıyor.
"Bölükten geri Kalan budur komutanım!"
Porsuk Çayı'nın kuzey kıyısındaki bir patikada 40 kişi yürüyordu. Çoğunun ayağı çıplak, bazılarının ayakları çuvalla, çaputlarla sarılıydı. Aralarındaki yaralılara arkadaşları destek olmaya çalışıyorlardı. Bunlar,10-25 Temmuz 1921 arasındaki Kütahya-Eskişehir savaşlarında yarılan cepheden kopan askerlerdi. Düşe kalka, dövüşe dövüşe birliklerini bulmak için cephe gerisine ulaşmaya çalışıyorlardı. Aniden ortaya çıkan bir süvari birliği, grubu çevirdi. Asker kaçaklarının peşinde olan süvari yüzbaşısının sesi çok sertti:
"Hangi birliktensiniz? "
"4. tümen, 55. Alay, 3. Tabur 1. Bölük'teniz komutanım."
"Bölüğün geri kalanı nerede?"
"Geri kalan biziz komutanım!"
"Nereye gidiyorsunuz?"
"Duyduk ki ordu Sakarya ötesine çekiliyormuş. Alayımızı aramaya gidiyoruz."
Yüzbaşı sevindi. Bunlar, silahlarının şerefini sonuna kadar korumaya kararlı sahici askerlerdi:
"Şu tepenin ardında suyu bol küçük bir köy var. Orada dinlenin. Sonra doğuya yürüyüp Sakarya'yı aşın.
Ama birliği köye bu haliyle sokmayın. Halkı üzmeyin. Anladın mı asker?"
"Evet komutanım. Köye belimiz kırılmamış" gibi gireceğiz. Baş üstüne!"
Süvariler dörtnala uzaklaşırken çavuş birliğe döndü:
"Duydunuz. Halka teftiş vereceğiz. Ona göre. Sıraya girin, çabuk olun, çabuuuk. Hazır ol! Arş!"
Perişan Mehmetçikler ayaklarını sürüyerek yürümeye koyuldular. Çavuş birden dellendi;
"Bu ne biçim yürüyüş? Başınızı kaldırın, canlı yürüyün. Haydi hep beraber...
Annem beni yetiştirdi, bu ellere yolladı
Al sancağı teslim etti, Allaha ısmarladı..."
Çavuşun başlattığı, yavaş yavaş tüm Mehmetçiklerin katıldığı bir marş yükselmeye başladı bozkırın ortasında. Sanki çıplak ayaklı, yaralı ve bir muharebeyi kaybetmiş olanlar onlar değildi. Çınarlı köyüne sefil ve bitkin görünüşlerine hiç uymayan bir çalımla girdiler. Süvari yüzbaşısının gözü arkada kalmayacaktı...
Cepheyi tuttular değil mi?
Kurtuluş Savaşı'nın kırılma noktalarından biri, Kütahya-Eskişehir muharebeleriydi. 14 Temmuz 1921 günü Yunanlılar 180 top ve 40.000 kişiyle yüklendiler Türk hatlarına. Karşı koymaya çalışan kuvvet ise, 113 top ve parça parça cepheye ulaştırılmaya çalışılan 30.000 askerdi. Türk ordusu zamanla yarışıyordu. Her iki ordu da kazanmak için tüm gücüyle savaşıyordu. Süngü hücumları arka arkaya tazeleniyordu. Öyle ki, bir tepe bir saat içinde tam 11 kez el değiştirmişti. 4. Tümen komutanı Yarbay Nazım, başta Mustafa Kemal olmak üzere hem tüm komutanların, hem de emrindeki askerlerin gözbebeğiydi. Mehmetçik, onun bir emriyle gözünü bile kırpmadan çıkıyordu siperlerden. 4. Tümen, Yunanlıları durdurmak için en güvenilen birlikti ve komutanlar Yarbay Nazım'dan çok şey bekliyorlardı.
15 Temmuz sabahı gün doğarken, Yarbay Nazım ve karargâh subayları atlanıp Yumurçal mevzilerini denetlemeye çıktılar. Az ileride bir tepe vardı ve tepede Türk ordusundan kimse yoktu. Yunanlılar bu tepeyi ele geçirirlerse cephenin yarılması kaçınılmazdı. At inildi, komutan ve karargâhı tepeye doğru yürürken Yarbay Nazım, süvari takım komutanına emir veriyordu:
"Takımınla hemen tepeyi tut. Düşman taarruz ederse, alaydan birlik yetişene kadar ne pahasına olursa olsun tepeyi tut. Şimdi ben..."
Bitiremedi cümlesini. Sabaha karşı gelip tepeye mevzilenen Yunanlıların açtığı makineli tüfek ateşi biçti bu çok sevilen komutanı ve karargâh subaylarını. Emir çavuşu Eyüp, göğsünün sol tarafındaki kan lekesi giderek artan komutanını kucaklayıp at bindi ve cephe gerisine götürmeye başladı. Yarbay Nazım'ın ünlü beyaz atı dörtnala peşlerinden geliyordu.
Eskişehir hastanesi... Çok hafif soluk alan komutanın başında Eyüp Çavuş ve subaylar bekleşiyordu ümitle. Yarbay Nazım fısıldadı:
"Tepeyi tuttular değil mi?"
"Tuttular komutanım..."
"Arkadaşlar iyi mi?"
''Hepsi iyi. Çok iyiler komutanım."
"Asıl siz iyi olun, iyi dayanın çocuğum..."
Başı Eyüp Çavuş'un dizine dayalı yatan Nazım Bey'in son sözleriydi bunlar...
Çankaya'daki çalışma odasının kapısı usulca aralandı, Fikriye Hanım bir hayalet gibi içeri süzüldü. Masadaki haritanın üzerinden başını kaldıran Mustafa Kemal, genç kadına sorgulayan gözlerle baktı.
Kötü haber tez ulaşmıştı. Salih Bey (Bozok) söylemeye cesaret edemiyordu. Başı öne eğikti. Mustafa Kemal
"Ne var? Ne oldu?"
diye sordu. Yılgın bir sesle
"Fevzi Paşa telefon etti. 4. Tümen karargâh kadrosu felakete uğramış!" diye cevapladı.
"Ne demek o?"
"Kurmay başkanı Binbaşı Şerafettin yaralı olarak esir düşmüş. Çoğu da şehit olmuş efendim!"
"Nazım?"
Salih Bozok ağlamaya başladı. Mustafa Kemal donup kalmıştı. Yarbay Nazım, çok sevdiği, çok kıymetli bir komutanıydı.
"Gel biraz yürüyelim Salih!"
dedi... Ölümü çok yakından tanıyan iki subay, ağaçların altında yürümeye başladılar. İkisinin de ağzını bıçak açmıyordu...
“Türk millî hareketi düşmanı kesin yenecektir!"
20. yüzyıla girerken Fransa'nın en etkili gazetelerinden "Le Temps"in ünlü bir çalışanı vardı: Georges Gaulis.
1896'da eşi Berthe ile birlikte İstanbul'a gelmişti. Osmanlı İmparatorluğu konusunda en iyi, en tarafsız haberleri yapan gazeteci olarak tanınıyordu.
1912'deki Balkan Savaşı'nı da izleyen Gaulis, yakalandığı hastalıktan kurtulamayıp öldü ve Feriköy'deki Katolik Mezarlığı'na gömüldü.
Nöbeti, Türk dostlarının Berta diye çağırdıkları, karısı Berthe devraldı.
Berthe Georges Gaulis, Birinci Dünya Savaşı'nda zorunlu olarak İstanbul'dan ayrılmıştı. Berthe, Kurtuluş Savaşı'nın başladığı günlerde, 21 Eylül 1919'da, çok sevdiği İstanbul'a tekrar geldi. Fransa'ya döner dönmez yazdığı kitapta, o günlerin Türkiye'sini ve Kurtuluş Savaşı'nı anlattı:
"1921 Nisanı, Türklerin geri aldıkları Bilecik, bir felaket ve acılar diyarı. Koku dayanılmayacak kadar fazla. Henüz dumanı tüten bu taş yığınları altında, kim bilir ne kadar insan cesedi gömülü. Buradaki tahribatın büyüklüğü korkunç. Bilecik ve Küplü'de büyük facialar olmuş. Buraların ahalisinden sağ kalanlar, büyük bir bunalım ve heyecan içinde. Tecavüze uğramamış genç bir kız veya kadın kalmamış. Bilecik dünden kalma bir Pompei adeta. Her yer kül, is ve kurum içinde... Sık sık dinamitin tahribatını gösteren taş yığınlarına rastlıyoruz. Biraz ötede, kızını kurtarmak isterken, kafasına taşla vurularak öldürülmüş bir ihtiyarın mezarı. Yapılan toptan imha işleminden her şehir ve kasaba payına düşeni almış. Bazen bir bahçe, çiçek açmış birkaç ağaç, bir meydan, bir çeşme, yapılanları hatırlatmaya yetiyor. Saatlerce bu harabeleri gezdik.
Her Yunan taarruzu, Anadolu halkına çok acı bir ders olmuş. Düşmanın yaptıkları karşısında vatanseverlik duyguları uyanarak şahlanmış, 'Ölürsem hiç olmazsa ailem ve vatandaşlarım İçin öleyim' diyerek mücadeleye katılmışlar. Bu günlerde, İnegöl'deki Türkler kasabalarına gelen Yunan askerlerine baltalarla karşı koymuşlar ve onlar da çareyi kaçmakta bulmuşlar..."
Berthe Gaulis, kitabının önsözünde de şunları yazmıştı;
"Ankara'dan 10 Mayıs 1921 'de, Türk milliyetçiliği konusundaki bu kısa incelememin basımevini boyladığı sıralarda ayrıldım. 1921 yılının Ağustos ayı sonlarında, Anadolu'daki savaş en sert ve acımasız bir biçimde sürüyordu...
Türk millî hareketi düşmanı kesin yenecektir. Çünkü o hareket yüksek bir ideale dayanıyor;
çünkü bu hareketi yönetenler kendi şahsî çıkarlarını unutmuşlardır; çünkü onlarda büyük bir ruh ve iman var..."
“Hadi bre çorbacı, karavanaya yetişelim!"
İşgalcilerden İnsanlık dışı, askerlik dışı bu kadar baskı gören Anadolu çocuğu, yine efendiliğini bozmamış, bir "Çılgın Türk" olarak onurlu davranmayı elden bırakmamıştı. Halide Edip, Ruşen Eşref Ünaydın ve Binbaşı Kemal, Adala'ya (Manisa'da bir ilçe) yetişmeye çalışıyorlardı. Altı ayda bile geçilemez denilen Yunan hatları yarılmıştı. 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Savaşı kazanılmış, Yunan ordusunun büyük bölümü imha edilmiş, başta Trikopis, çok sayıda komutan, subay ve asker esir alınmıştı. Binbaşı Kemal şoföre bağırdı:
"Dur!"
Binbaşının dikkatini, esir bir Yunan subayını cephe gerisine götüren asker çekmişti. Mehmetçik yayan, esir subay eşek üzerinde gidiyorlardı. Mehmetçik Binbaşı Kemal'i selamlarken, Yunanlı subay eşekten inmişti.
"Kim bu?"
"Esir komutanım!"
"Nereye götürüyorsun?"
"Geriye. Alay karargâhına!"
"Ulan sen bunun seyisi misin, hizmet eri misin? Hayvana sen bin, o yürüsün!"
"Hiç olur mu komutanım? O şimdi ocağından kopmuş bir gurbet adamı. Misafir ve bana emanet."
Binbaşı, titreyen sesine hâkim olmaya çalışarak şoföre bağırırken gözlerinden yaşlar akıyordu:
"Yürü oğlum, gidelim."
Araba uzaklaşana kadar selam duran Mehmetçik, Yunan subayına eşeğe binmesi için işaret ederken söyleniyordu:
"Hadi bre çorbacı. Akşam karavanasına yetişelim. Aç kalma."
Ölümün, gencecik insanları hiç duraksamadan verdiği bir emirle ölüme göndermenin ne olduğunu, onun gibi hiç kimse bilemezdi.
Yıllar önce, bir ağustos sabahı gün doğmak üzereydi.
"O", siperler boyunca yürürken, son emrini verdi:
"Elimdeki kırbaca bakın. Kırbacı kaldırdığımda hazır olun.
Kırbacı aşağı indirdiğimde hücuma kalkılacak. Asker...! Sana ölmeyi emrediyorum! "
Kırbaç kalktı, kırbaç indi... Mehmetçik süngü hücumuna kalktı.
Artık sadece tek bir ses duyuluyordu...
Allah, Allah, Allah, Allah.
9-10 Ağustos 1915 sabahında gün batmadan süngü hücumuna kalkan Mehmetçik, Anafartalar'da düşmanı bitirmişti.
Mehmetçik'ten ölmesini isteyen komutan, Anafartalar Grup Komutanlığı'na 67 saat önce atanan Yarbay Mustafa Kemal'di.
Arkadaşlarıyla birlikte 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktığında, generaldi Mustafa Kemal. Sonra üniformasını çıkardı.
Yıllardır savaşan, gencecik evlatlarını şehit veren; yorgun, bitkin, yılgın ve ümitsiz, ama sonsuz dirençli insanların yaşadığı topraklarda, Anadolu topraklarında, kimsenin kolay kolay göze alamayacağı bir kalkışmayı başlattı. Tek güvencesi, çöken imparatorluğun tüm kahrını çekmesine karşılık, pek de kıymeti bilinmeyen Anadolu insanıydı. Askere yolcu ettiği son oğlunu birliğine teslim ederken;
"Bizim köyün mezarlığına elli yıldır delikanlı gömülmedi oğul. Vatan sağ olsun da hepimiz ölelim ne çıkar?"
diyen Söğüt'ün Akgünlü köyünden Mehmet oğlu Hüseyin'in anası gibi insanlardı güvendiği.
Bandırma Vapuru'ndan Samsun'a ayak basan ilk 18 kişiyle başlayan "Tam Bağımsız Anadolu" hareketine, zaman içinde tüm Anadolu halkı katıldı. Genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle ve yorgunluklarım, yılgınlıklarını, bıkkınlıklarını, ümitsizlerini artlarında bırakarak kavgaya girdiler.
"Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair ve onlar için, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur, denildi.”
Mustafa Kemal, Samsun'a gitmeden önce, Bekir Ağa Bölüğü'nde tutuklu bulunan Fethi Bey'i görmeye gittiğinde,
'"Ne biz bu durumda kalacağız, ne de ülkeyi bu durumda bırakacağız." derken,
işte bu "zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayanlara” güvenmişti.
Anadolu'nun bağımsızlığı kavgasına girenlerden bazılarının yolları, sonraki yıllarda Mustafa Kemal'le ayrılmış bile olsa, onlar "Çılgın Türkler"di. Çılgın olmasalar, boyunlarında idam fermanı varken, hangi akla hizmet bir ulusun kurtuluş kavgasını başlatabilirlerdi?
24 Mayıs 1920 tarihinde, Padişah Vahdettİn'in onayladığı, Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın imzaladığı bir İradei Seniyye (Padişah Buyruğu) yayınlandı:
"Kuvva-i Milliye adı altında çıkarttıkları karışıklık ve Anayasa'ya aykırı olarak halktan para toplamak, askere almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek kentleri yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların düzenleyicisi ve kışkırtıcısı oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan, Üçüncü Ordu Müfettişiliği'nden uzaklaştırılıp askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, eski 27. Fırka komutanı emekli Miralay Kara Vasıf Bey, eski 20. Kolordu komutanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile eski Washington elçisi ve Ankara milletvekili Salacaktı Alfred Rüstem ve eski sağlık müdürü İstanbullu Dr. Adnan Bey ile Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni İstanbullu Halide Edip Hanım'ın; açıklaması 11 Mayıs 1920 tarih ve 20 sayılı hüküm tutanağında yazılı olduğu üzere; Mülkiye Ceza Yasası'nın 45. maddesinin 1. fıkrasının yollamasıyla, 55. maddenin 4. fıkrası ve 56. maddesi uyarınca sahip oldukları askeri ve sivil rütbe ve nişanlarla her türlü resmi unvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, bu durumda kaçak bulunmaları nedeniyle mallarına el konulmasına dair İstanbul Birinci Sıkıyönetim Savaş Divanı'nca arkasında verilen hüküm ve karar ele geçirildiklerinde yeniden yargılanmak koşuluyla onaylanmıştır. Bu buyruğu yürütmeye Savaş Bakanı görevlidir."
Ve bir şafak vakti...
Kimisinin boynunda idam fermanı vardı, kimisinin ayağı çıplaktı.
Kimisi yorganı bebesinin değil top mermilerinin üzerine örtmüştü, kimisi son nefesinde "Ölene kadar cepheyi tutun" emri vermişti.
Anadolu'nun bahtı Onlar,
“bir şafak vakti karanlığın kenarından ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman..."
değişti. "O" ve bize bugünleri veren tüm "Çılgın Türkler"i yüreğimizden gelen saygı ve sevgiyle anıyoruz.
İyi ki çılgındılar...

Kurtuluş Savaşı'na giden dikenli yollarda
Gözlüğünün arkasından gülen gözlerle bakıyordu.
Ancak, iş "Çılgın Türkler"e geldiğinde değişiyordu bakışları Turgut Özakman'ın.
Bir başka parlıyordu o gözler ve bir başka tonla cevaplıyordu sorularımızı.
Tutkuluydu "Çılgın Türkler"e, heyecanlanıyordu anlatırken ve nasıl bir hayranlık duyduğu sesine yanşıyordu.
Biz Focus ekibi için, çok güzel bir sohbetti.
-1919'da Samsun'dan yola çıkanlar, bağımsızlık yolunda ilerlerken çok engelle karşılaştılar.
Neydi bu engeller?
"Vatan kavgası görmemiş ki Anadolu halkı, hele hele Ege! İşgal nedir bilmiyor ki...
Fazla bir kötülük görmüyorsa, bir dostluk dahi kurabiliyor. İster istemez kaçınılmaz bir birliktelik olabiliyor.
Korkutucu olan o değil. Yunan ordusuyla işbirliği yapan var. Yunan ordusu çekilirken milliyetçilerle birlikte olmamak için onların peşine takılıp Yunanistan'a kaçan birçok insanımız var. Yunanlılara kılavuzluk yapan Müslüman Türkler var. Bunun oranı o zamana göre korkutucu değil, ama mide bulandırıyor tabii...
Adam millet, vatan eğitimi almamış. Bilinçli değil. 600 yıl kulu olduğu padişah var savaşmasını istemeyen. Ankaralı Mustafa Kemal'in askerlerine karşı durmanızı İstiyorsa ve şeyhülislam bunların öldürülmeleri için fetva veriyorsa...
Bu uğurda ölenlerin şehit, yaralananların gazi olacağı söyleniyorsa, İngiliz altını dağıtılıyorsa, yani cahillik sömürülüyorsa, bu insanlar isyan ederler. Bolu, Yozgat, Konya isyanları... Bir avuç insan. Ama, o zaman biz o kadar güçsüzüz, askerimiz o kadar az ki! Günler, aylar sürüyor bazılarını ortadan kaldırmak. Olay o!"
Bir gerçeğe daha dikkat çekiyor Özakman:
"Zaman içinde de olsa, kadını erkeği, genci ihtiyarı el vermeseydi, 150 bin kişilik bir ordu nasıl kazanırdı savaşı? 150 bin kişilik orduyu, en az 150 binlik ikmal ordusu destekler. 300 bin kişi eder. Bu sadece Batı Cephesi'nde. Bunun doğusu, kuzeyi, güneyi var. Bu da 400 bin kişi demek. Halk desteklemiyorsa, 400 bin kişilik bir ordu kurulamaz. Bu yüzden, halk başlangıçta karşısında olmasa bile, yanında da değildi. Doğal bu. Korku! Erkek kalmamış! Askerleri şehit olmuş orada kalmış; sağ kalanı ya eşkıya olmuş dağa çıkmış, ya da henüz esir, geri dönmemiş... Ne beklenebilir ki?"Anadolu insanına dil uzatanlara, bilmeden konuşanlara çok kızgın Turgut Özakman:
"Yunan gelmiş İzmir'e çıkmış, binlerce insanı öldürmüş. Sakarya'nın kenarındaki çaresiz, elektriksiz, yolsuz, öğretmensiz köy bunu duymamıştır bile. Onun için Türk halkına yöneltilen benzer birtakım iddiaları okuduğum zaman içim cız ediyor. Yani Yunanlı İzmir'e çıktığı gün Anadolu ayaklanacak, herkes silahlanacak... Yahu zaten o gün biterdi iş. Yani böyle bir millet var mı? Fransızlar İkinci Dünya Savaşı'nda Paris elden gittikten sonra, yavaş yavaş düşünmeye başladılar karşı koymak için. Yunan İzmir'e çıktıktan sonra, Denizli müftüsü, 'Size fetva veriyorum. Silahı olmayan hiç olmazsa yerden üç taş alıp düşmana atsın!' diyor"
Ulusal bilincin bir başka fikir adamı, şair, edebiyatçı, gazeteci ve senarist Attila İlhan’ın cenaze töreninin ardından oturmuştuk Turgut Özakman ile sohbete. Atilla İlhan'dan esinlendik ve sorduk "Hangi batı?" diye:"Batının bize dönük, tüm dünyaya dönük bilim ve sanatla ilgili temiz bir yüzü var. Bir de sömürgeci, emperyalist, kandırıcı, pis bir yüzü var. Yalnız güzel yüzüne mağlup olup da, pis yüzünü hazmetmemize imkân yok. Türkiye, batının bu pis yüzünü çok yakından gördü. Ya kendi yaptı bu pisliği ya da birilerini paralı asker olarak tuttu, onlara yaptırdı. Onun için biz, emperyalizmin ne olduğunu bilmeyenlere ders verebilecek bir ülkeyiz. Ama Türkiye'de de ne yazık ki emperyalizm, bir sol terimdir diye söylenmez oldu."
Kaynak: Focus Aralık 2005 sayısından alınmıştır. Bazı resimler yazıya eklenmiştir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















