1 Ocak 2012 Pazar
2011 Yılı Özeti
9 Kasım 2011 Çarşamba
Önderim, kurtarıcım, varlığımı düşünmeden feda edeceğim insan: ATATÜRK

Gurur duyuyoruz, saygıyla anıyoruz, özlüyoruz. Son yıllarda sana karşı mahçubiyetimiz katlanarak artsa da hertürlü yalancının, bölücünün, şarlatanın, sahte iman sahibinin, sahtekarın, hainin günün birinde hakettiğini bulacağına inancımız tam. Kalbimizde sevgin, belleklerimizde bize yaşattığın gurur, vicdanımızda sesin oldukça o şarlatanların istediği hiç bir şey gerçekleşmeyecektir.
ve elbetteki hiç bir şeyin kıymetini bilmeyen, kendini -her nedense- üstün, -güya- özgürlükçü, -bu kanıya nerden vardılarsa-aydın sananlar sana duyduğumuz bu sevgiyi asla anlayamayacaklardır.
30 Temmuz 2011 Cumartesi

Koşaner'in istifasının ardından Kara Kuvvetleri Komutanı Erdal Ceylanoğlu, Deniz Kuvvetleri Komutanı Eşref Uğur Yiğit ve Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Aksay da istifasını açıkladı.
Genelkurmay'daki toplu istifa cumhuriyet tarihinde bir ilk.
Genelkurmay Başkanlığı görevinden emekliliğini isteyen Orgeneral Işık Koşaner bir veda mesajı yayınladı.
http://haber.gazetevatan.com/iste-kosanerin-veda-mesaji/391427/1/Gundem
29.07.2011
19 Ocak 2011 Çarşamba
Aksırıncaya, Tıksırıncaya Kadar Gerçek
-
-
Cumhuriyet 17.01.2011
SÖZDEN YAZIYA
Aksırıncaya, Tıksırıncaya Kadar Gerçek
Galatasaray’ın yeni stadı Türk Telekom Arena’nın açılışı, bir gerçeği açıklıkla ortaya koydu: Türkiye’de, birbirinden farklı iki Türkiye yaratılmak istendi.
Bunlardan birincisi gerçek Türkiye. Bunda normal insanlar var; yaşayan, çalışan, işi olan, işi olmayan, yaşamın gaileleri ile uğraşan insanlar. Bu gerçek Türkiye’deki insanlar, beğenirlerse beğeniyorlar, kızarlarsa kızıyorlar, alkışlıyorlar, yuhalıyorlar. Yani gerçek’ler.
Diğeri ise yalancı Türkiye. Bunda gerçek olmayan insanlar var. İktidarın yarattığı insanlar, her şeyi ile, kanı ile, canı ile, midesi ile iktidara bağlı insanlar. Ve onların Türkiye’si. O Türkiye’nin içinde, iktidar temsilcileri var. Kendilerine liberal diyen, sözüm ona aydınlar var. Hani yandaş denilen aydınlar, yani yalancı aydınlar, gazeteler, gazeteciler. Tümü ile.
Evet iki Türkiye’nin var olduğunu, birincisinin gerçek Türkiye, diğerinin ise yalan Türkiye olduğunu, Türk Telekom Arena’nın açılışında bir kez daha gördük. Birinci Türkiye, yani gerçek Türkiye, Sayın Başbakan’a ve iktidara kızmış. Bilmiyorum neden... Belki “doğruları söylemediği içindir”, belki “aksırıncaya, tıksırıncaya kadar içtiniz be” dediği içindir, belki “106 yıllık Galatasaray’ın, Ali Sami Yen’e karşılık yeni stadını yaparken, makarna, bulgur ve sadaka mantığı ile davranabileceklerini” zannettikleri içindir. Ama tepkisini ortaya koydu. Böyle zanneden TOKİ Başkanı’nı yuhaladı. Başbakan’ı konuşturmadı.
Diğer Türkiye ise gerçekten de yalan Türkiye! Tabii ki iktidarı ıslıklamadığı, yuhalamadığı için değil. Tabii ki değil. Çünkü yalan Türkiye, gerçekten de yalan! Olanı anlatmıyor, olmayanı varmış gibi göstermeye çalışıyor. Kendi yandaşlarının ve iktidarın anlattığını, bize gerçekmiş gibi yutturmaya çalışıyor. Bunların dışında bir şey anlatmıyor. TOKİ Başkanı ve Başbakan ıslıklanırken, saklıyor, soyunma odaları gösteriyor. TOKİ Başkanı’nın tam bir sadaka mantığı içinde söylediklerini yutuyor, saklamaya çalışıyor. Ve gerçek Türkiye’de yaşayan insanlar yokmuş gibi davranıyor. Her zamanki gibi!
Neden mi yalan Türkiye, yalan söylüyor? Çünkü iktidarın kızmasını istemiyor. İktidarın kızmasının, onlar için çok kötü olacağını biliyor. İktidarın kızması yerine, gerçek Türkiye’nin sesinin hiç duyulmaması daha iyi olur diye düşünüyor. Gerçek Türkiye’yi anlatmak kötü, bir de yandaş aydınları, gazetecileri kullandın mı, iş tamam diyor.
Nitekim hep böyle olmadı mı, olmuyor mu? Ve yalan Türkiye, her şeyi yalanlar(!) üzerine kurarken, gerçek Türkiye’nin var olduğunu hiç düşünmüyordu. Ve yalan Türkiye’nin iktidarı, sadece yandaşlarını yanına alıp, onlara sağladığı her tür sadaka ile, her şeyi, tüm yoksulluğu, hukuksuzluğu, işsizliği bile unutturacağını zannediyordu. Bir gün gerçek Türkiye ile, üniversitelerde ya da bir stat açılışında karşı karşıya kalacağını hiç düşünmüyordu. Ve “yalan Türkiye’nin”, her türden, her meslekten yandaşları da bunu hiç düşünmüyorlardı.
Gerçi dünyadaki “otoriter ülkeler” ve diktatörlükler de, buna çok benzer. Birbirlerinden farklı iki ülke yaratırlar. Ve bu iki farklı ülkenin varlığı ile güç kazanırlar. Bu iki ülkeden sadece birinde yaşamayı yeğlerler. Halkla yan yana gelmezler. Yan yana geldikleri, hep kendi adamlarıdır, “kulaklarından tutup atarım” dedikleridir. Bunun dışında bol bol “yandaş” kullanırlar. Bol bol “kralın soytarısı” kullanırlar. Ya da yandaş aydın, yandaş gazeteci, yandaş işadamı, yandaş memur, yandaş yargıç, yandaş savcı. Televizyonlara, gazetelere, sadece kendi adamlarını yerleştirirler. Ve bir de, ikinci ülkenin yani “yalancı ülkenin” gerçek ülke olduğuna, tüm halkı inandırmaya çalışırlar. İnanmayanlara “bana bakın, yoksa bertaraf olursunuz” derler. Hatta ısrar edenleri de hapislerde süründürürler.
Sevgili dostlar, Türkiye’de işler bu aşamaya geldi mi, bunu bilemem, sizler bilirsiniz, ama, bizler iki Türkiye’nin var olduğunu gördük. Ayrıca protesto edenler, birkaç öğrenci olunca, dövdüren bakanların, 30 bin kişi ıslıkladığında, hiçbir şey yapamayacaklarını da gördük. Ve bir de gerçek Türkiye’nin, sadaka kabul etmediğini, “aksırıncaya, tıksırıncaya kadar” ıslıkladığını gördük. O gece “onurlu Galatasaray seyircisi” gösterdi tüm bunları.
Bir de SON SÖZ: 106 yıllık Galatasaray’ın Başkanı, iktidarın, sadaka mantığı içinde stat yapmasını ve TOKİ Başkanı’nın bu yönde söylediklerini çok haklı bulabilir. Ama onurlu GS taraftarının tümünün de bunu haklı görmesini ve tek söz etmemesini isteme hakkı yoktur.
Süheyl Batum
Cumhuriyet 17.01.2011
SÖZDEN YAZIYA
11 Ocak 2011 Salı
‘Kimse yaşam tarzımıza müdahale edemez’ diyen liboşlar... Neredesiniz?

Mustafa Mutlu
mmutlu@gazetevatan.com
Bundan beş-altı yıl önce üniversitelerde türban tartışmasının kızıştığı günlerdi...
Liberal arkadaşlardan biri gazetede koluma girdi ve “Abi çok sert yazılar yazıyorsun... Varsın türban üniversiteye girsin ne olmuş yani” dedi...
Ben de türbanla sorunum olmadığını, sadece yasaların ayaklar altına alınmasından rahatsızlık duyduğumu, bugün türban diye dayatanların kendisi kadar demokrat davranmayacaklarını, günü gelince etek boyuna, içkiye, kız-erkek arkadaşlığına da müdahale etmeye kalkışacaklarını söyledim.
Aldığım yanıt, “Paranoyaya kapılmışsın. Asla öyle bir şey olmaz. Hem yaşam tarzımıza müdahale etmeye kalkışsalar bile biz buna izin vermeyiz” oldu...
Dün elimdeki gazetelerle o arkadaşın yanına gittim ve işaretlediğim haberi okumasını istedim.
Haberde Samsun Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü‘nde çalışan Psikolog Zeynep Akyüz’ün, etek boyu yüzünden müdürü tarafından işten atıldığı belirtiliyordu.
Arkadaşım bu haberi okuyunca sözün nereye geleceğini anladı. Tam konuşmaya hazırlanıyordu ki; bu kez DHA‘nın 15 dakika önce geçtiği bir haberi önüne uzattım.
Bu haberde de Mersin’deki Nevit Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi’nde, kız ve erkek öğrencilerin birbirlerine 45 santimetreden daha fazla yaklaşmamalarının istendiği belirtiliyordu. Üstelik bu uygulama; kız-erkek ayrımcılığı anlamında bu okul için bir ilk de değilmiş... Önce kızların ve erkeklerin yemekhaneleri ayrılmış... Veliler ve öğrenciler de, bütün öğrencileri “potansiyel sapık” olarak gören bu uygulamaları protesto ediyormuş.
Haberi okuyunca; arkadaşımın yüzü iyice değişti...
Bu kez masasının üzerine okurlarımızdan Bülent Özdemir‘in gönderdiği ve 1932 yılında Şebinkarahisar‘da Öğretmen Okulu‘nda okuyan annesinin, okul bahçesinde voleybol oynarken çekilmiş bir fotoğrafını koydum...
Sonra yanına beş-altı eski fotoğrafı dizip,“Ne düşünüyorsun” diye sordum:
Aldığım yanıt, “Şoktayım” oldu...
Arkadaşım şoktaydı ama durmaya niyetim yoktu:
Ekonomi Servisi Müdürümüz Ercan İnan’dan aldığım son haberi uzattım arkadaşıma ve okumasını rica ettim:
“Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun hazırladığı yeni yönetmeliğe göre artık Topkapı Sarayı’nın bahçesinde, Arkeoloji Müzesi’nde, Aya İrini’deki bir konserde veya İKSV müzik festivallerinde ya da Tophane’de yapılacak bir sergide veya İstanbul Modern’de bir kadeh şarap bile servis edilemeyecek. 24 yaşın altındakilere içki satışı yasaklanacak...”
Arkadaşım haberi okuyup bitirdiğinde, “Türkiye’de seçme yaşı kaç” diye sordum.
“18” yanıtını alınca devam ettim:
“Yani 18 yaşında gençler ülkenin kaderini oy vererek belirleyebiliyorlar ama bundan sonra 24 yaşın altındakilere içki satılmayacak... Bu haberler karşısında hâlâ, paranoyaya kapıldığımı düşünüyor musun? Yaşam tarzımıza müdahalenin başladığını artık sen de görmeye başladın mı?”
Sonra da bitirici hamleyi yaptım:
“Hani yaşam tarzına müdahaleye izin vermezdiniz? Harekete geçmek için daha ne olmasını bekliyorsun?”
Arkadaşım sadece kısık sesle, “Çok kötü günlere gidiyoruz galiba, çoookkk” diyebildi...
DURUM VAHİM
Sadece bu üç örneği verdiğime bakmayın; durum gerçekten vahim...
Her gün Anadolu’nun ve büyük şehirlerin ücra köşelerinde bu örnekler gibi yüzlerce olay yaşanıyor...
Ve ne yazık ki bunların birçoğu, yaşayanlar tarafından kabullenildiği için, medyaya bile yansıtılmıyor.
AKP anlayışının yaptığı tüm akıl almaz işlere sempatiyle bakan liboş arkadaşlar, bugün gerçeği gördüler...
Ama...
Ne yazık ki, atı alan Üsküdar’ı geçti!
Ben bu çağ dışı uygulamaları hayatımıza sokan gericileri suçlamıyorum. Çünkü onların ne olduğu ilk günden beri belliydi...
Benim derdim, onların yanında yer alan ve hatta oy vererek destekleyen liboş takımıyla...
Sakın bana bir daha, “Hayat tarzımıza müdahale edemezler” demeyin...
Müdahale haberlerini katlayıp...
Masanızın üstüne koyarım!
Yıl, 1932... Şebinkarahisar Öğretmen Okulu’nun kız ve erkek öğrencileri büyük bir neşeyle voleybol oynuyor... Ama kimse “Aralarında 45 santimetre mesafe var mı” diye kontrol etmiyor!
GÜNÜN SORUSU
Sorum; dünyaca ünlü heykeltıraşımız Mehmet Aksoy’un Kars’ta yaptığı “İnsanlık Anıtı”na, “Ucube” diyen sanat eleştirmeni Recep Tayyip Erdoğan’a:
Diplomanızı hangi güzel sanatlar akademisinden aldınız?
Mustafa Mutlu -
mmutlu@gazetevatan.com
10.01.2011
6 Ocak 2011 Perşembe
Türkiye'yi Yiyen Yamyamlar
*
*
i
i

Hani meşhur bir deyiş vardır, filmlerde çok sık duyduğumuz:
“Ben nerede hata yaptım?” derler.
Sahi, biz nerede hata yaptık? Ülkemizi bu durumlara düşürdük, yamyamlara teslim ettik...
Türkiye ' yi yamyamlar yiyor.
Bir leşe saldıran çakallar gibi bu güzel, bu eşşiz, bu yeryüzünün en güzel yerindeki , en güzel insanların yaşadığı ülkeye saldırıyorlar!
Ağızları, tırnakları, gözleri kanlı bu saldırganların...Gözlerini toprak doyursun derler ya, bunların gözlerini toprak bile doyuramayacak...
Bunlar gidecek, daha açlar gelecek...Onlar, onlar derken bu devran hep böyle sürüp gidecek...
Aziz Nesin'in bir anı kitabı vardır: “Böyle gelmiş, böyle gitmez”
Bizde bu yiyicilik, geçmişini, değerlerini tüketmek, yoketmek... böyle gelmemiş aslında, sadece böyle yapanlara karşı ülkemizin bir koruyucu sistemi, bir koruyanı, bir kollayanı yok...
Geçen gün gazetelere manşet atmışlar: Lüferi kurtarsa kurtarsa ancak başbakan kurtarır.
Lüfer? Başbakan? Ne alâka deyip yazının devamını okuyorum.
Lüferin küçüğü sarıkanat ve çinekop balıklarının yasaklanmasını istiyorlar yazıda. Bunu yapsa yapsa başbakan yapabilir, yani bu balıkları avlamayı ancak başbakan yasaklayabilir anlamında bir yazı...
Tek adamlığa, bir kişinin hakimiyetine, ülkenin sahipsizliğine bakar mısınız?
Denizlerimizin nesli tükenen balığını koruyacak bir kanunumuz, kendinden işleyen bir düzenimiz yok!
Sanki krallık veya şeyhlikle yönetiliyoruz!
Denizlerimiz korunmuyor! Topraklarımız korunmuyor! Sularımız korunmuyor! Mimari yapımız, şehirlerimiz, tarihî eserlerimiz, taşımız, otumuz, bitkimiz, ağacımız , kuşumuz, börtü böceğimiz, hayvanımız...korunmuyor!
Kısaca doğamız korunmuyor!
İşte yine yeni duyduğumuz bir konu manşetlerde:
“Türkiye çok değerli humik maddelerini yok pahasına satıyor!”
“Yabancılar Türkiye ' den humik maddelerin yoğun olarak bulunduğu torf satın alıyor.” Her ülkenin humik maddelerini koruyan kurumları, dernekleri, bilim insanları var, bizim bu konuda çalışan bir bilim adamımız bile yok!”
Bu da nesi diye okuyoruz bu maddenin ne olduğunu hemen.
Humik maddeler binlerce yılda meydana gelen, bitki ve hayvanların çürümelerinden oluşan toprağın en değerli kısımlarıymış...Diğer ülkeler bu maddeleri korurken biz yok pahasına satıyormuşuz...
Tıpkı tarım topraklarımızı, arazilerimizi, dağımızı, taşımızı, koylarımızı, derelerimizi, kıyılarımızı...satmamız gibi...
Tarihimizi satmamız ise en acısı. Sömürgeci ülkeler yok etmek istedikleri ülkelerin önce belleklerini siliyorlarmış, geçmişleriyle bağlarını kesiyor, eski , geleneksel ne varsa ülkelerinde silip süpürüyorlarmış...
Müzelerimize bile el attılar bu yamyamlar. Müzelerimizdeki “Kurtuluş Savaşı” ibaresi bile çıkardıkları bir kanunla silindi.
Bizim bir “Kurtuluş Savaşımız” olmamış gibi algılatacaklar halkımıza, yeni yetişenlere...
Nasıl Çanakkale Savaşları ' nı saldırgan, ülkemizi işgale gelmiş Anzaklar 'ın torunlarıyla kutlar olduk, Çanakkale Deniz Zaferleri 'ni zafer gününden çıkarıp şehitlerimizi anma gününe yani ağlama, yanma gününe çevirdik...Bu da aynı böyle...
Bizi arkadan vurmaya kalkan, Ruslar 'la, Fransızlar 'la anlaşan Ermeni vatandaşlarımızın ihanetini bile inkar etmediler mi, siz bir şey yapmadınız hepsini biz Türkler yaptık demeye getirmediler mi ülke yöneticileri? Daha yakında dememiş mi Dışişleri bakanı, “Ermeni Sözde Soykırım Tasarısının” ABD meclisinden dönmesi üzerine Ermeniler 'e: “Biz sizin acılarınızı anlıyoruz, siz de bizim açılarımızı anlayın” diye... Maç numarasına yatıp davet ettikleri Ermenistan Cumhurbaşkanının uçağının gövdesinde Ağrı dağımızın sembolü yok muydu evvelsi yılki ziyarette? Yine böyle bir maç numarasıyla gittikleri Ermenistan ¢da arkalarında Ağrı dağımızın resmi bulunan Batı Ermenistan(?) haritası bulunmuyor muydu?
Bu yapılanlara halk olarak tepki göstermemek, yalayıp yutmak neyin nesidir söyler misiniz? Umursamazlık mı? Düşüncesizlik mi? Belleğini, düşünce yetisini yitirmek mi?
Yabancılara bu toprak satışını ilk kez duyduğum da inanamamıştım, partilerimizin, devlet adamlarımızın, bilim insanlarımızın bu boş vermişliğine, tepkisizliğine...
Kentlerimizin ruhunu satıyorlar, robot kentlere dönüştürüyorlar, kimsiz kimliksiz, ses çıkaran yok!
Sulukule kentsel dönüşüm ihanetiyle dümdüz edilecek veya çoktan edildi, üç beş kişiden, üç beş o semtin vatandaşından başka gözyaşı döken, sızıldanan olmadı...
Bir kültür, bir yaşam biçimi, bir tarihsel mekân yok ediliyor, milletimizin haklarını koruyan yasalarımız yok!
Haydarpaşa gibi bir tarih âbidesi ihmalden veya hıyanetten yakılıyor, canlı yayında film seyreder gibi seyrediyoruz ve acımızı unutuveriyoruz...
Geçen yazın en önemli konusu İstanbul ' da eski tarihî okullarımızın yıkım kararıydı bu okulların arsalarına duyulan parasal açlık yüzünden... Anne babalar, çevrelerine duyarlı bir avuç insan sesini duyurmaya çalışmıştı, sonra yine sessizlik...
Yine geçen yılların birinde, bir tatilde memleketime gittiğim de ellili yılların ortasında yapılan iki katlı, geniş bahçeli okulumu yerinde bulamamıştım. Yıkmışlar , yerine üç katlısını, okuldan başka herşeye benzeyenini pis bir beton yığını olarak yapmışlar. Bizim neslin, daha sonrakilerin geçmişini silmişler...Çocuklarımıza, torunlarımıza gösterebileceğimiz, işte bu benim sınıfımdı, burası müsamere salonuydu...diye anlatabileceğimiz bir yer yok edilmiş hoyrat eller tarafından, paraya doymaz yamyamlar tarafından...Doğduğum büyüdüğüm memleketim Gerze 'deki seksen, yüz yıllık ortaokul binası bile tarihten silinmiş, yıkmışlar!
Memleketimin sahili taş yığınına döndürülmüş, denizi doldurulmuş, kayıkhaneleri yıkılmış, halkı geçmişini artık limana panolara astığı fotoğraflardan seyrediyor... Neden? Nedeni belli değil mi? Geçmişimizi silmek ve bunu yapmayı teşvik etmek için de bu işi yapanlara kâr etme imkânı, bu işten para kazanma imkânı yaratmak...
Korunmaya alınmış SİT alanlarımız, orman alanlarımız meclisin eliyle yakın zamanda paraya çevrilecek, korunmaları kaldırılacakmış...
Elin İngiliz 'i Türkiye 'nin en güzel koylarında sit alanında yerleşmeye yasak bir yarımadada hasbelkader vaktiyle yapılmış ama şimdi yapılaşmaya yasak olan bir cennette ev almıştı. O evde uslu uslu oturacağına ne yaptı dersiniz?
Evi yıkıp yerine yenisini yapmaya kalkmış. Evin üstünde bulunduğu tepeyi, ağaçlık ve kayalık araziyi tarumar etmiş, yıkmış, parçalamış, oymuş...İstediği yere istediği kadar beton dökmüş, koskaca tepe ve çevresi kelaynak kuşuna çevrilmiş...
Sanki sömürge ülkesinde Hindistan 'da yaşıyor İngiliz! Buna karşı ne yapıldı biliyor musunuz? Yapı bitene kadar ses çıkarılmadı. Sonra mahkeme kararıyla inşaatın durdurulduğunu duyduk. Devletin polisi, memuru, nesi geldiler çevresinde döndüler, dolaştılar ve gittiler...
Kimsenin gücü, burası koruma alanındaki ormanlık bir tepe demeye yetmedi. Türkiye 'nin ortak malı burası diyemedi kimse...Ne yaptın diyemedi...Dur diyemedi, dur!
Böyle daha neler neler anlatabiliriz...
Çevremizde neler neler oluyor...
Avrupa ülkelerinin durumunu az çok biliyorum. Almanya doğasını, geçmişini nasıl koruyor biliyorum...
Bir bilmediğim Amerika 'nın durumuydu. Bu gelişimde burada gördüklerim ağzımı deyim yerindeyse açık bıraktı...
Dili konusunda ta 2007 yılına kadar yazılı bir kanunları bile olmadan dilini tek dil yapan, koruyan bu devlet, doğasını nasıl koruyor şaşarsınız... Devlet eliyle bile değil, özel şirketlerin eliyle doğanın nasıl korunduğunu, çevreye nasıl sahip çıkıldığını burada gözlerimle gördüm...
Korunmaya alınmış bölgelerinde bir taşı yerinden oynatamıyorsunuz! Bir otu yerinden koparamıyorsunuz!
Bir evi neredeyse kırk kişilik heyetlerin önünden kırk bir kere geçirmeden onaylatmadan yaptıramıyorsunuz!
Önceki asra ait tramvay yollarını(San Fransisko'da) değil sökmek, bu yolları eski teknolojisiyle ve gürültüsüyle göğüslerini gere gere, övüne övüne, geçmişleriyle gurur duyarak kullanıyorlar.
Yeni evler başka alanlara yapılıyor. Eskiden yapılmış evler ve sokaklar aynen korunuyor. Pislikten geçilmeyen Çin mahallesi şehrin tam ortasında. En kıymetli bölgesinde. Burayı kaldırmayı kimse aklına bile getirmiyor. Gelen turist önce orayı göreyim diyormuş. Eski evleri, yolları, tramvayı, eski haliyle kalmış limanı, yolları, görüntüsü için geliyorlarmış buraya gezmeye gelenler...Yaşayanlar yasalara uyuyor; devlet ve belediye yönetimi ise şehirlerini koruyorlar. Şehrin her noktası denizi görüyor. Evler öyle plânlanarak yerleştirilmiş ki biri diğerinin önünü kapatmıyor. Basamak basamak iniyorlar tepelerden aşağıya doğru...
Bir oya gibi işlenmiş, temiz bakılmış, korunmuş eski yapılar...Bahçeler...Yeşil alanlar...Şehrin ortasında orman var, şaşarsınız...Ucu bucağı olmayan büyük parklar...Otopark değil, hemen beton kalıplar gelmesin aklınıza; dev ağaçlarla kaplı, çiçekli, oturma sıralarıyla dolu yemyeşil parklar...
Bir caddeleri var. Lombard caddesi. Zikzak çizerek yukardan aşağı inen bir cadde. Semt sakinleri çok yıllar önce arabalar caddeden yavaş insin, gürültü olmasın diye buranın karşılıklı yan taraflarına bitkiler diktirmişler, çiçekler ektirmişler. Kıvrılarak akan bir nehir gibi veya kıvrılarak inen bir yılan gibi cadde ortada kalmış bu yeşilliklerin.
Ama düşündükleri olmamış. Cadde bu haliyle öyle ilgi çekmiş ki, şu an en çok gezgini ağırlayan, arabaların bu kıvrık yoldan geçmek için sıraya girdikleri bir yol olmuş burası...
Çiçekli yolların içinden geçen merdivenli, yeşillikli ve güzel de bir yaya yolu var iki taraflı bu caddenin...
Benim memleketim Samsun geliyor yine aklıma. Altmışlı yıllarda tıpkı buralar gibi basamak basamak evleri yerleştirilmiş, her tepesinden denizi gören, yeşil Samsun. Şimdi değil denizi görmek betona boğulmuş, denizi doldurulmuş, limanı yok edilmiş ve sonra da İngiliz ' e satılmış Samsun!..
Burada çoğu yol yokuş olduğu için merdivenli yaya yolları bol, hem de öyle beş on basamak değil, onlarca basamak, in in ,çık çık bitmiyor...
Bizim memletimizde de böyle basamaklı yollar vardı, şimdi kaldı mı?
İstanbul¢u eski filmlerde görünce ne yapıyorsunuz? Tanıyor musunuz?
Bu kadar kısa sürede bu kadar değişiklik, bu kadar yıkım...olur mu? Dünyada böyle şey oluyor mu? Olur mu?
Haydi siz de yanınıza yörenize bir bakın!
Kıyılarımızda istediği gibi ev yapabilen yabancıları görüverin bir zahmet!
Kendi mimari yapılarıyla gönüllerince nasıl da ev yapabiliyorlar!
Bir sınırlayan, bir denetleyen, bir kültür birikimine sahip, bilim kurullarıyla çalışan, güzellik ve eskiye bağlılık gibi özellikleri gözeten belediyemiz var mı, kaldı mı belki bir Eskişehir dışında?
Yerli halkın “mütahitler” eliyle yaptırdığı ibretlik beton mezarlara bakın! Ruhsuz, şekilsiz, kişiliksiz apartmanlara, sokaklara, yokedilen ormanlarımıza dönün bir bakın!
Katledilen, araba yolları geçireceğiz diye dümdüz edilen doğa harikası kıyılarımızı hatırlıyor musunuz? Eski limanlarımız nerede? Galata Köprüsü nerede? Ülkemizin deniz kıyıları nerede?
Yaylalarımız, dağlarımız korunuyor mu?
Ülkemizin eski evleri nerede? Eski okulları nerede? Sarayları neden hep otel yapılıyor? Derelerimiz, çaylarımız nerede? Bunlardan geriye kalanları da HES adı altında kurulan su yamyamları yutmayacak mı?
Tarım arazilerimiz ne durumda? Her yerimizi saran, dağı taşı delerek naylonlarıyla ortaya fırlayan, yer altı sularımızı ve bitki örtümüzü bozan, yok eden seralardan ne haber, seralardan? Var mı bir denetleyeni, bir düzene sokanı? Bahçelerimiz, bağlarımız, ormanlarımız sökülüyor, sökülüyor, naylon örtülü hayalet çadırlara dönüşüyor görmüyor musunuz? Kışın yaz sebzesi yemeseniz ölür müsünüz? Ormanımız sökülmese, seralar bir disipline alınsa...Bu işi yapan halka başka iş imkânı yaratılsa, bahçe sebzesi ve meyvesi teşvik edilse...Yamyamlardan kurtarılsa...
Amerika aptal mı toprağını aynen koruyor! Ta ülkeye girerken size sorduğu sorularla önce bir gözdağı veriyor!
Hayvanını koruduğu meralarda otlatıyor! Tarımını bu iş için ayrılmış alanlarda yaptırıyor.
Bize ise genetiği değiştirilmiş tarım ürünleri dayatılıyor! Böyle ürünlere mahkûm ediliyoruz! Kendileri organik tarım yapıyor!
Kendileri tek dilli ülke. Bize olmayan dil dayatılıyor!
Kendileri olmayan tarihlerini koruyor kolluyor!
Bizim binlerce yıllık tarihimiz kül ediliyor! Binlerce yıldır bizim olan ülkemize göz dikiliyor! İstiklâl Savaşımız unutturuluyor!
Çevrenize iyi bakın, gençseniz büyüklerinize sorun, oralar eskiden nasılmış?
Yaş yaşamışsanız bir kendinizi sorgulayın! Görmeyen gözlerinizi aralayın!
Bakın bakın da gördüklerinize şaşın!
Türkiye' yi yamyamlar yiyor!
Türkiye tükeniyor!
Biz yalnız bölünmüyoruz, bölücü ihanete uğramadık yalnız, bir de biz herşeyimizle yok ediliyoruz...
Buna böyle seyirci kalmaya devam edersek biteceğiz!
Yamyamlar bizi yiyecek!
Feza Tiryaki, 4 Ocak 2011
http://www.guncelmeydan.com
9 Kasım 2010 Salı
Sevgili Atam, özür diliyorum!
.
.
.
.Bu 10 Kasım'da Yazgülü Aldoğan'nın 10.11.2007 tarihli yazısının bir kısmını yayınlamayı uygun gördük.. Zira şimdiki duygularımıza tercüman olmuş o yazıda.
“Sevgili Atam, özür diliyorum!
... Buralarda işler tatsız be Atam! Yani inanılır gibi değil ama ciddi ciddi bir 10 yıl sonra buraya hala yaşamak istediğim canım memleketim gözüyle bakabilir miyim, bilemiyorum. Çekip gitsen, nereye gideceksin, kalsan nasıl kalacaksın, yabancı gibi olduk kendi ülkemizde! Daha fenası... Biz çaktırmadan savaşıyoruz biliyor musun?
.....
Güneydoğu'da dağlar taşlar asker doldu, yine de bölücü bir terör örgütü, karakol basıp insan öldürüyor, yollara mayın döşüyor, artık kimse bastığı yere toprak diyemiyor! Biz savaşa yabancı değiliz, savaşırız da Atam, daha kötüsü ne biliyor musun? Bu bölücü terör örgütünün destekçileri var ya... Onlar TBMM çatısı altında oturuyor, milletvekili seçildiler! Hatta biz önce "iyi oldu, silahlı mücadeleyi bırakır, ne dertleri varsa burada söylerler" diye düşünmüştük ama onların derdi çift koldan çalışmakmış! Geçenlerde bu örgüt askerlerimizi kaçırmıştı da, bunlar gidip teslim aldı, tamamen insani nedenlerle(imiş!), teslim töreninde örgütün temsilcileriyle ballı güllü, öpüş kokuş, bir slogan atmadıkları kaldı! Zaten meclise girdi diye pek sevindiğimiz kadınlardan birinin kocası da dağlarda TC'ye karşı savaşırmış Atam, bak sen şu işe!
Savaşmak ve şehit vermekten çok rehin vermek koydu bize Atam... Askerlerimizi alıp götürdüler, poz poz fotolarını yayınlayıp, kullanıp gönderdiler. Gerçi daha önce de İranlılar İngiliz askerlerini yakalayıp bir süre tuttuktan sonra geri göndermişti ama koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devletinin askeri dağdaki terörist tarafından propaganda amaçlı kullanılınca ağır geliyor. Kimbilir o çocuklara nasıl ağır geliyordur o da başka, vatan haini damgası yediler şimdiden... Bari Ordu sahip çıksa "personeli"ne!
Savaşmak ve şehit vermek ve hatta rehin vermekten daha tehlikelisi ne biliyor musun Atam! Biz birbirimize düştük! Kurtuluş Savaşı'nda omuz omuza savaşmış bu millet, Türk, Kürt, Laz diye bölünmemişken, şimdi hassaslaşan sinirlerle ayrışmaya başladı. Etnik kimlikler sorgulanmaya, Türk, Kürt birbirine tuhaf bakmaya başladı. Bu kabaran milliyetçilik rüzgarının ardında Kürtlerin de terör örgütünü ve hatta terörü yeterince dışlamaması yatmıyor değil. Ve hatta bir şey söyleyeyim mi, "aydın" takımının her zamanki gibi yanlış tarafta durmaları da başlıca nedenlerinden biri! 12 askerimiz öldürülmüş, bir ay içinde kayıplarımız 40 -50'ye çıkmış, bunlar hala öldürülen teröristlere de acıyalım, onlar da kardeşimiz diyor, ağızlarının kenarıyla bile terörü lanetleyemiyor! Dünyanın neresinde saldırgana ağlanırmış, dünyanın neresinde üzerine silah doğrultulmuşken "kusura bakma, ben barış yanlısıyım, karşılık veremem" denirmiş, dünyanın neresinde topraklarımızda düşman cirit atar, vurur kaçarken kovalamak için başka devletlerden izin alınırmış, burada gördük Paşam! Ah... Evet... Senin gibi komutanlar, senin gibi devlet başkanları görmeyeli çok oldu, her yıl seni bir öncekinden daha çok özlememiz, yokluğunu hissetmemiz de bundan Atam! Yoksa biz vefasız milletiz, keyfimiz gıcır, rahatımız beyde olmasa, aklımıza mı gelirdin, bak canımız ne kadar sıkılıyor ki bu yıl da Cumhuriyet Bayramı'nda Anıtkabir doldu taştı, rekor kırıldı Atam...
Cumhuriyeti emanet ettiğin gençliğe ne olduğunu soruyorsan... Bir kısmı Kuzey Irak'ta, bir kısmı Saraybosna, Kosova'da, bir kısmı Avusturya'da eğitim görüyor, ille başları bağlı gideceklermiş de okula! Senin yanında durmaları için arkalarından itip öne çıkardığın, pilot, doktor, öğretmen yaptığın Türk kadınının yarısından çoğunun en büyük derdi artık başını türbana sokmak Atam! Çarşaflı annelerinin yanında 7-8 yaşındaki küçük kızların bile başı bağlı dolaşıyorlar ve beni en çok yine o malum aydın takımının "size ne kardeşim?, niye rahatsız oluyorsunuz?" sorusu delirtiyor! Biliyorsun değil mi Atam, Çankaya Köşkü'nün Hanımefendisinin de başı bağlı artık, askerler elini sıkmıyor... Milletin canı sıkkın Atam..
....
İşte böyle Atam, mahçubum sana karşı, yüzüm yok.”
Yazgülü Aldoğan
10.11.2007
www.yazgulua.com
-
Bu yıl daha da mahçubuz sana karşı. Her yıl mahçubiyetimiz artıyor Atam! Teröristlere göz yumuluyor, törenlerle karşılanıyorlar! Katillerin başı, bebek katilinin rahatı için uğraşıyor başımızdakiler Atam!
İstiklal marşımız, andımız rahatsız etti başımızdakileri, “Ne mutlu Türküm diyene” dedirtmek istemiyorlar artık çocuklarımıza Atam!
Milletin kanına din diyerek giriyor yine haram yiyenler Atam!
Her yeri kanla sulanmış vatanı karış karış satıyorlar da Cumhuriyeti emanet ettiğin hiç kimse karşı çıkmıyor Atam!
Mahçubum sana karşı!
Mahçubuz sana karşı, yüzümüz yok artık..
İstiklal Marşımızı en son nezaman üstünkörü değil, gerçekten anlayarak okumuşsunuzdur bilinmez. Herzamankinden anlamlı gelecektir, eminim.
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!
2 Kasım 2010 Salı
Banu Avar'dan..
Genç Kardeşlerime Özel‘Durum’
NUTUK’ta Mustafa Kemâl Atatürk ülkenin 1919’daki genel durumunu anlatırken şu noktaların altını çizer:
- ‘I. Dünya Savaşı'nda yenilmiş zedelenmiş şartları çok ağır bir ateşkes anlaşması imzalamış bir devlet.’
- ‘Millet yorgun ve çok fakir.’
- ‘Milleti ve memleketi I. Dünya Savaşı'na sürükleyenler kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa 'nın başkanlığındaki hükûmet âciz haysiyetsiz ve korkak…’
- ‘Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...’
- ‘İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul' da. Adana iIi Fransızlar; Urfa Maraş Ayıntap (Gaziantep) İngilizler tarafından işgal edilmiş.
Antalya ve Konya'da İtalyan askerî birlikleri Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor.
Her tarafta yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette…
İtilâf Devletleri'nin uygun bulması ile Yunan ordusu da İzmir'e çıkartılıyor…’
- ‘Memleketin her tarafında Hristiyan azınlıklar gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar….’
- ‘İstanbul Rum Patrikhanesi'nde kurulan Mavri Mira Hey'eti illerde çeteler kurmak ve idare etmek gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla meşgul.
‘Ermeni Patriği Zazen Efendi de Mavri Mira Hey'eti ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tıpkı Rum hazırlığı gibi ilerliyor. Trabzon Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde örgütlenmiş olan ve İstanbul'daki merkeze bağlı bulunan Pontus Cemiyeti hiç bir engelle karşılaşmadan kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor.’
‘Çare..’
Mustafa Kemâl Paşa devam ediyor…
- ‘Durumun dehşet ve korkunçluğu karşısında her yerde her bölgede birtakım kimseler tarafından kurtuluş çareleri düşünülmeye başlanmıştı. Bu düşünce ile yapılan teşebbüsler birtakım kuruluşları doğurdu…’
Bu örgütler, Edirne ve çevresinde Trakya - Paşaeli derneği, Erzurum'da ve Elâzığ'da genel merkezi İstanbul'da olmak üzere Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti ‘Trabzon'da Muhafaza-i Hukuk derneği İstanbul'da da Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti .
İzmir’de, ‘bazı genç vatanseverler’ bir araya gelmişlerdi.
Mustafa Kemâl Paşa, milli örgütleri gruplara ayırmıştı: Bunların çoğu İngiltere ve Fransa’dan MEDET umuyorlardı…
‘Hıyanet çeteleri…’
Hıyanet çetelerine gelince,
Diyarbakır Bitlis Elâzığ illerinde İstanbul'dan idare edilen Kürt Teali Cemiyetinin amacı yabancı devletlerin himâyesi altında bir Kürt devleti kurmaktı.
Konya ve dolaylarında İstanbul'dan yönetilen Tealî-i İslâm Cemiyeti, İstanbul'da üyeleri arasında Osmanlı Padişahı ve Halîfesi Vahdettin Damat Ferit Paşa Dahiliye Nâzırı olan Ali Kemal Sait Molla’nın bulunduğu İngiliz Muhipleri Cemiyeti, ve Amerikan mandacılarından oluşan gruplar…
Mustafa Kemal Paşa özellikle sonuncusunu şöyle açıklıyor:
- ‘... Bu derneğin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. Biri açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle İngiliz himâyesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilâl çıkarmak millî şuuru felce uğratmak yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi…’
‘Ordunun durumu…’
Yine Mustafa Kemâl Paşa anlatıyor:
- ‘Ateşkes anlaşması ilân edilir edilmez birliklerin savaşçı erleri terhis edilmiş silâh ve cephanesi elinden alınmış savaş gücünden yoksun bir takım kadrolar haline getirilmiştir…’
Devam ediyor:
- ‘Düşman devletler Osmanlı devlet ve memleketine karşı maddî ve manevî saldırıya geçmişler. Onu yoketmeye ve paylaşmaya karar vermişler. Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan millet karanlıklar ve belirsizlikler içinde olup bitecekleri beklemekte. Felâketin dehşet ve ağırlığını kavramaya başlayanlar bulundukları çevreye ve alabildikleri etkilere göre kendilerince kurtuluş çaresi saydıkları tedbirlere başvurmakta...’
Ordu ismi var cismi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar I. Dünya Savaşı'nın bunca çile ve güçlükleriyle yorgun vatanın parçalanmış olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felâket uçurumu kenarında beyinleri bir çare kurtuluş çaresi aramakla meşgul...
‘Milletin durumu…’
Burada pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Millet ve ordu Padişah ve Halife'nin hâinliğinden haberdar olmadığı gibi o makama ve o makamda bulunana karşı asırların kökleştirdiği din ve gelenek bağları dolayısıyla da içten gelerek boyun eğmekte ve sadık.
Millet ve ordu bir yandan kurtuluş çaresi düşünürken bir yandan da yüzyıllardır süregelen bu alışkanlık dolayısıyla kendinden önce yüce hilâfet ve saltanat makamının kurtarılmasını ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavrama yeteneğinde değil... Bu inanca aykırı bir düşünce ve görüş ileri süreceklerin vay haline! Derhal dinsiz vatansız hain ve istenmeyen kişi olur...
Mustafa Kemâl Atatürk, burada çok önemli bir başka tespit yapıyor. Yapılan psikolojik operasyon sonucu, batılı Devletlere asla karşı gelinemeyeceği, biri ile bile başa çıkılamayacağı düşüncesinin egemen hale getirildiğinin altını çiziyor.
- ‘Osmanlı Devleti'nin yanında koskoca Almanya Avusturya - Macaristan varken hepsini birden yenip yerlere seren İtilâf kuvvetleri karşısında yeniden onlarla çatışmaya varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.
Bu zihniyette olan yalnız halk değildi; özellikle seçkin ve aydın denen insanlar böyle düşünüyordu…’
diyor.
Yani, Millet, Kurtuluş çareleri ararken, ‘Batılı devletlere bağımlı, Padişah ve Halife'ye sadık’ kalarak bu çareleri arıyor…
‘Benim kararım…’
Mustafa Kemâl Paşa verili durumda kendi kararını şu sözlerle açıklıyor…
- ‘Efendiler ben bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü temelsizdi… Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milIî hâkimiyete dayanan kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!...
Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek insanlık vasıflarından yoksunluğu güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir…
Halbuki Türk'ün haysiyeti gururu ve kaabiliyeti çok yüksek ve büyüktür.
Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!...
O halde ya istiklal ya ölüm!’
‘Peki nasıl….’
Mustafa Kemâl Paşa, NUTUK’ta bu ‘nasıl’ı anlatmıştır.
- ‘…Uygulamayı birtakım safhalara ayırmak olaylardan ve olayların akışından yararlanarak milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmaya çalışmak gerekiyordu…’
demiştir.
Zamanı gelmeden adımlar atmamış, büyük bir dikkatle hareket etmiştir… Halkın psikolojik durumunu değerlendirmiş ve uygun adımlar atmıştır. Şöyle diyor:
- ‘Vaktinden önce atılan adımlar, ‘dış tehlikenin yakın etkilerini derinden duyanlar arasında geleneklerine düşünce kabiliyetlerine ve ruh yapılarına aykırı olan muhtemel değişmelerden ürkeceklerin ilk anda direnme güçlerini harekete geçirebílirdi.
Başarı için pratik ve güvenilir yol her safhayı vakti geldikçe uygulamaktı. Milletin gelişmesini ve yükselmesini sağlayacak doğru yol buydu. Ben de bu yolda yürüdüm…’
Yürüdüğü yol ‘Ya İstiklal ya Ölüm!’ yoluydu. Ve bu yol, tüm unsurların içinde bulunduğu koşullar dikkate alınarak çizilmişti. Böylece tarihe, en kısa sürede başarıya ulaşmış bir ‘Kurtuluş’ dersi olarak geçti!
Cumhuriyet’in 87. yılında NUTUK’u yeniden ve dikkatle okumak zamanıdır…
http://www.banuavar.com.tr/?pg=articles&id=75
banuavar@superonline.com
28 Ekim 2010 Perşembe
Cumhuriyetimizin 87.Yılı Kutlu Olsun!


Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.
(Atatürk'ün S.D.II, S. 215)
------------------------------------------31.Ekim.1923Bizi yanlış yola yönelten soysuz kimseler bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep şeriat sözleriyle aidata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din niteliği altındaki küfür ve kötülükten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Halbuki, Allah'a şükürler olsun hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız; artık bizim, dinin gereklerini öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına gereksinmemiz yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile, bize dinimizin esaslarını anlatmaya yeterlidir.
1923 (Atatürk'ün S.D.II, s. 127)
---------------------------------------29.Ekim.1927Bunca yüzyıllarda olduğu gibi, bugün de, milletlerin bilgisizliğinden ve bağnazlığından yararlanarak bin bir türlü siyasî ve kişisel amaç ve çıkar sağlamak için, dini âlet ve araç olarak kullanmak girişiminde bulunanların, içeride ve dışarıda varlığı, bizi bu konuda söz söylemekten, ne yazık ki, henüz uzak bulundurmuyor. İnsanlıkta, din hakkındaki bilgi ve anlayış, her türlü hurafelerden sıyrılarak gerçek bilim ve tekniğin ışıklarıyla arınmış ve mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine, her yerde tesadüf olunacaktır.
1927 (Nutuk II, s. 708)


-----------------------------------------29.Ekim.1929
------------------------------------------29.Ekim.1930Gelecek nesillerin Türkiye’de Cumhuriyetin ilanı günü, ona en merhametsizce hücum edenlerin başında, cumhuriyetçiyim iddiasında bulunanların yer aldığını görerek şaşıracaklarını asla farz etmeyiniz! Bilâkis, Türkiye'nin münevver ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların hakikî zihniyetlerini tahlil ve tespitte hiç de tereddüde düşmeyeceklerdir. 1927 (Nutuk II, S. 831)
-------------------------------------------29.Ekim.1931
--------------------29.Ekim.1933 Gazi Mustafa Kemal 10. Yıl Nutkunu Okurken

------------------------------------------29.Ekim.1936
-----------------------------------29.Ekim.1937Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazırız. 1923 (Atatürk'ün S.D. III, S. 71)
Mustafa Kemal ATATÜRK
21 Ekim 2010 Perşembe
Türban
Okurlar sipariş veriyor:
“Türban meselesini yaz.”
*
Yazayım.
*
Bir İgnliiz üvinersitesinde ypalın arşaıtramya gröe, klemileirn hrflareinin hnagi srıdaa yzaldıklarıı ömneli dğeliimş asılnda... Öenmli oaln, briinci ve sonncuu herflarin yrenide olamsımyış... Çnküü, kleimleri hraf hraf dğeil, btüün oalark oykuormuşsz... Ardakai hraflrein sırsaı kıraşık da osla düüzgn ouknuyormuş.
*
İinglç di mi?
Bıakn nısal da düüzgn oukdnuuz.
*
Hem oukdnuuz.
Hem anladıınz.
*
Trüban bduur.
*
Tartıışlan mselee ne oulrsa olusn, bşınaa ve sounna “trüban” koyğduunda, aarda ypılaan yaınlşları görmeszin... Yaınlşları düüzgn gbii oukmyaa, düüzgn gbii anlmaaya bşlarsaın.
*
Üvinersite srouları çlaımnış, Amreikan şrketii Trküiye’de rşvüet dğaıtmış, domateisn tneasi iki lria oulmş, maedncleriin cseetlernii beş aıydr çıkaramoyrlarmıış, her dröt gnçteen brii isşiz gzeiyrmouş, pkklya pzarlaık yaplııyrmouş, meemlket bölüüynrmouş, Amreikaıllar bzie fzüe döşyormuuş, deinz feenri ne oulmş, yargyıı taammen bdaem byklııı ypmışlaar flian...
*
Hiç öenmi klmaaz.
*
Tartıışlan mseleenin bşınaa ve sounna “trüban” koyğduunda, aarda ypılaan yaınlşları görmezsin, sbaah klkaarsın trüban konşuuursn, aşkam yaatrsın trüban konşuuursn.
*
Kaafn alalk blulak oulr ama...
Akılnda bi tek trüban klaır!
*
Saadce kfaayı örtmez çnküü.
Her srounu öertr trüban.
*
Bilmiyorum anlatabildim mi.
21 Ekim 2010
Yılmaz Özdil
yozdil@hurriyet.com.tr
8 Ekim 2010 Cuma
Öcalan’a “dinlenmeyen” telefon... Yeter mi?
Efendim Öcalan Kandil dağındaki örgüt yöneticileriyle görüşebilmek için “koğuşuna özel telefon hattı” çekilmesini istiyormuş. Hepsi bu kadar da değil, şartı var; “Bu özel telefon dinlenmeyecek” ! Yani bu ülkenin ‘kendi halinde yaşayan, hiçbir suça karışmamış” 72 milyon vatandaşı, gazetecisi, hakimi,öğretmeni, rektörü dinlenecek, fişlenecek ve itiraz bile edemeyecek ama Öcalan’ın terör örgütüne vereceği stratejiler dinlenmeyecek.
Mahkum olmaması gerektiği halde aylar, bazıları yıllardır mahkum olarak tutulan yüzlerce insan aileleriyle bile haftada bir telefonla konuşabilir, görüşebilirken onun sınırsız hakları olacak.
TERÖRÜ HANGİ ŞARTLA BİTİRECEK?
Sözcülük görevi yapan avukatları hava muhalefetinden dolayı bu hafta İmralı’ya gidememişler ve son görüşmelerinde Öcalan’ın kendilerine “terörü bitirmek için girişimde bulunacağını söylediğini, bunun için Kandil’deki örgüt yöneticileriyle görüşmek üzere telefon istediğini” açıklamışlar. Şimdi bunu ‘son derece makul ve gerekli bir talep’ olarak empoze etmek üzere başka gönüllü sözcüler ekranları saracak ve tepki gösteren parti veya vatandaşlara “yoksa siz terörün bitmesini istemiyor musunuz” teranesine başlayacaklardır hiç kuşkusuz.
Onlara söylenecek şey şu; haydi son zamanlarda Öcalan ile BDP’lilerin sık sık aynı sözü tekrarlamış olduklarını da bir yana bırakalım, Aysel Tuğluk daha geçen hafta Öcalan’la görüştükten sonra “PKK’nın eylemsizlik kararı uzayabilir. Hükümetin atacağı adımlar beklenecek. Çözüm Türkiye’nin bütünlüğü içinde olacak” demedi mi? Bu sözler PKK’nın saldırılarını durdurma şartını açıkça anlatmıyor mu?
Hükümetin atacağı adımlar gecikirse (ki bu adımlar ‘özerklik, af, o da yetmez siyaset hakkı, Anayasa’daki Türklük tanımının kalkması’ gibi taleplerin cevabı olarak beklendiğine göre gecikeceği aşikardır) veya beğenilmez, yeterli bulunmazsa ne olacak? Öyle ya, devamlı İspanya-ETA örneğini veriyorlar, ETA özerklik istediği ve İspanyol hükümeti buna yanaşmadığı için şu anda büyük ve çözülemeyen bir sorunla uğraşmaktalar. Kaldı ki İspanya halihazırda 17 özerk bölgeden oluşmuş olmasına rağmen bir şekilde “ülke bütünlüğü”nden sözedilebiliyor hala... Yani “Türkiye bütünlüğü içinde olacak” dedikleri bütünlük belli değil.
Yeni anayasanın asla seçimden önce yetişmeyeceğinin ısrarla söylenmesinin de en önemli nedeni bu, seçime kadar (zaman içinde tekrarlana tekrarlana herşeye alıştırılan) toplumun bu değişikliklere alışması, konunun yaratacağı tartışmaların bitmesi kısa sürede olacak şeyler değil. Ayrıca değişiklik kesin şekilde açıklandığında halkın tepkileri seçim sonucunu herhalde etkileyecektir. (Ama işte tam da bu nedenle “dürüstlük gereği” seçmenin yeni anayasayı seçimden önce bilmeye hakkı var.)
Dönelim “hükümetin atacağı adımların gecikmesine veya beğenilmemesine”... Aysel Tuğluk’un ilettiği sözlere göre “ateşkes”in durumu o zaman ne olacak? Daha önce “Hükümetin kararını referandumdan sonra on gün beklerim, sonra olacaklara karışmam” diyen Öcalan acaba dinlenmeyen özel telefonunu hangi amaçla kullanacak..? Dikkat ettiyseniz sadece BDP ile Öcalan’ın ne söylemekte olduklarının açılımını yaptım.
Ama bence de Öcalan isteklerini genişletmekte haklı... Teröre boyun eğip terör şantajı altında tavizler verilmeye, devlet ‘terör örgütünün muhatabı’ konumuna getirilmeye bir kez başlandı mı iş bu noktaya varır, böyle isteklerin bile direkt Cumhurbaşkanı’na iletilmesi cesareti ortaya çıkar. Bir sonraki talep özel helikopter ve makam odası olursa kimse şaşırmasın yani... Ordusuna hakaret edilirken terör örgütünün yüceltildiği bir yerde her şey mümkündür.
Ruhat Mengi
rmengi@gazetevatan.com
08.10.2010
19 Eylül 2010 Pazar
Satılıyoruz ey halkım nezaman uyanacaksın?
Hazine müsteşarlığının hazırladığı yasa tasarısı devlet binalarının, otoyol, köprü ve barajların faizsiz bono sistemiyle islami ülkelere satışını öngörmekte. 12 Eylül 2010'daki "evet"ler sayesinde hepimizi özgürleştiren mega demokratik anayasa değişikliği sayesinde bu tip toplu satışların artık engellenme ve iptali söz konusu değil. Özgür ve demokratiğiz artık. Gece nasıl rahat uyuyabileceksiniz acaba evetçiler?
16 Eylül 2010 Perşembe
Seçim hilesinin açık kanıtı
Aşağıda Yüksek Seçim Kurulunun 21 Ekim 2007'deki Anayasa Değişikliği Referandumu ile 12 Eylül 2010'daki Anayasa Değişikliği Referandumu sonuçları yer almaktadır. Arada 3 yıl 1 ay 9 gün vardır.
21 Ekim 2007'de
12 Eylül 2010'da ülke genelinde (gümrükler dahil) sandık seçmen listesine kayıtlı olan seçmen sayısı: 52 051 828 (http://www.ysk.gov.tr/ysk/index.html)
3 Yılda Kayıtlı Seçmen Artışı: 9 361 576
**
Şimdi Türkiye İstatistik Kurumu
Bu tabloda 15-19 yaş sütununa dikkatle bakın. 15-19 yaş aralığındaki nüfus 6.157.033
Bu nüfus aralığında 19 ve 18 yaşını tamamlayanlar 2007 yılında da oy kullandıklarından 15-16 ve 17 yaş aralığında kaç kişinin olduğunun bulunması gerekiyor. Bu da hata payıyla 6.157.033'ün yaklaşık 3/5'i ( % 60'ı) dir. Buradan hareketle 2007 yılında 15-17 yaş aralığında olup 2010 yılında seçmen yaşını dolduran kişi sayısının yaklaşık olarak 3.695.000 olduğu görülmektedir.
O zaman 2007 yılı referandumunda 42.7 milyon olan kayıtlı seçmen sayısının
Bu durumda iki olasılık vardır, ya 2007 yılı kayıtlı seçmen sayısı hatalıdır ya da 2010 yılı. İki olasılık da birbirinden beter sonuçlar doğuracaktır.
Gelelim YSK'nın 2009 yılı Mahalli İdareler Seçim Verilerine. 29 Mart 2009'da yapılan bu seçimde YSK verilerine göre kayıtlı seçmen sayısı (cezaevleri dahil) 48.049.446 'dır. (http://www.ysk.gov.tr/ysk/docs/2009MahalliIdareler/ResmiGazete/IlGenel.pdf)
Oysa ki 12 Eylül
2009 yılından 2010 yılına 5 yıllık yaş aralığının 1.5 yılı (% 30'u) seçmen havuzuna gireceğine göre bu bir buçuk yıl aralığındaki nüfus yaklaşık olarak 1.9 milyondur. (6.235x0.3). O zaman 2009 mahalli seçimlerinden bu yana kayıtlı seçmen sayısının nasıl 4 milyon arttığının da izah edilmesi gerekmektedir. Aradaki fark 2 milyondan fazladır.
Bu sorulara yanıt verilememesi irdelediğimiz seçim ve referandumlara şaibe gölgesinin düşmesine neden olacaktır.
Dr. Ali Rıza Üçer
Tıp Kurumu Genel Sekreteri
14 Eylül 2010 Salı
Banu Avar Yazdı: "Millet 'Evet' mi Dedi?"
.
.
50 milyon seçmen vardı. Yüzde 58 EVET, Yüzde 42 HAYIR sonuçla bir oylama geride kaldı. 700 bin oy geçersiz sayıldı. (Bu noktaya dikkat). Ve halkın yüzde 23’ü oy kullanmadı.Öncelikle;
Bu süreçte, milyarlarca liralık rüşvet, sadaka, yardım, iktidar partisi eliyle dağıtıldı. Tüm basın yayın araçlarında propaganda makinası EVET! diye bağırtıldı. Diyanet, cami imamları, EVET kampanyası yaptı. Tüm illerde Valilikler, ve kaymakamlıkların imkanları kullanıldı.,
TÜM BUNLARA KARŞIN, bu millet yüzde 42 oranında ‘HAYIR!’ dedi.
Yüzde 42’lik HAYIR, baskının ve propagandanın ve yayılan bilgi karmaşasının boyutu düşünüldüğünde, küçümsenecek bir rakam değildir.
‘Umutsuz’luk girdabına kolay düşenlere ve ‘gideceğim bu diyarlardan’ mealinde iletiler yollayan sevgili gençlere diyorum ki, işte hep yazıp çizdiğimiz ‘ecnebileşme’ budur!
Kaçmak, milleti ‘aptallıkla’ suçlamak, ‘3 kuruşa satılanlardan’ sözetmek , durumu görememektir. Kolayı seçmektir. Kendini rahatlatmaktır.
Zor olan ANLAMAKTIR…
Anlamamız gereken ilk mesele millet ÖZGÜR İRADESİYLE ‘EVET’ dememiştir.
Karnı aç, beyni aç bırakılmış olanlar, ne olduğunu bilmedikleri ve dillerinin bile dönmediği bir ‘referandum’un içinde yeralan 26 maddeye EVET basmışlardır. Anayasa değişiklikliğinin ülke yararına olacağına birileri tarafından; köydeki, mahalledeki imam, güvendiği arkadaş, aile ve aşiret reisi ve her gün ekranda gördükleri kuklalar tarafından İKNA edilmişlerdir.
İkinci mesele, bu İKNA’nın sebebidir. Bu millet uzun zamandır MUHALEFETE güvenmemektedir. Muhalefet yokluğu ve muhalefetin çeşitli kesimlerce, ‘güven vermez uzantıları’ EVET demelerine neden olmuştur.
CHP ve MHP gerçek muhalefet değildir. Ve halk aslında muhalefet etiketi altında duran partileri uzun zamandır MUHALEFET olarak görmemektedir.
‘Batı eksenindeyiz’ diyerek, ABD’ye göz kırparak, ‘AB’ye biz sizi sokacağız!’ diyerek, ‘kürt raporlarından’ sözederek, birbirinden beter işlere bulaşmış partilileri yüksek görevlere getirerek, Amerikan istihbaratı ile Soros’la görüşüp, Bilderberglerde ağırlanarak, yolsuzlukları kanıtlanmış belediye mensuplarını parti içinde tutarak, çarşaf ve başörtüsü söylemini ‘kullanarak’ ve ‘beyaz Türk’ burnu büyüklüğü içindeki öncü kadroları, aç sefil halkla temasa sokarak, bir noktaya varılamayacağı kanıtlanmıştır.
Önümüze bakalım!
Şimdi tarih 13 Eylül. 3 ay önce bıraktığımız yerde, satılan fabrikalar, her dört gençten birinin işsiz olduğu, nüfusun yüzde 14ünün de aç bilaç işsiz sokaklarda dolaştığı, her gün şehitler verdiğimiz ve ekranlarda ‘açılım’ın ve ‘özerkliğin’ tartışıldığı bir Türkiye vardı. 3 aydır, millete referandum tartışması dayatıldı. Şimdi başbakanın deyişiyle ‘BÜYÜK KAPI açıldı!’ ‘Tarihi eşikten geçmiş bulunuyoruz!’
Önümüzdeki birkaç ay içinde , Başbakan’ın teşekkür ettiği ‘Okyanus ötesi’ (sadece cemaat değil ama ABD yönetimi), Başkanlık sistemini ve federasyon anayasasını devreye sokacak. Böylece üniter devlete bir nokta koyma çalışmaları hız kazanacak.
İktidar eliyle yeni bir anayasa yapılacak. Bu anayasada ‘Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü’ maddesi olmayacak.
Yargı, Yürütme ve yasama ile birlikte ABD- AKP arzularını yerine getirmekle mükellef olacağı bir sisteme sokulacak.
Önümüzdeki süreçte, ‘halkın psikolojisi’ ile ince ayar oynanarak Türkiye topraklarından çalınarak kurulacak bir kukla devlet fikri fiiliyata geçirilecek.
Ermenistan ve Patrikhane konusunda ABD’nin AB’nin istediği adımlar hayata geçirilecek.
Medyada daha büyük bir yandaş dalga ortalığı saracak .
Ve Silivri’den geride kalan muhalif aydınlar büyük risk altında olacak.
Tüm bu koşullarda Türk milletinin GERÇEK MUHALEFETE ihtiyacı vardır. Türk milleti, oy verdiklerine değil, oy vermediklerine bakmak lazımdır.
Bu millet varolan ‘muhalefeti’ desteklememekte, ya da ‘KERHEN’ desteklemektedir.
Muhalefete güvenemeyen bir millet yüzde 42 oyla bir Amerikan projesine HAYIR! diyorsa, GERÇEK MUHALEFET ortaya çıkabilse, tümüyle arkasında birleşecektir..
Halk GERÇEK MUHALEFET’i beklemektedir! Beklemeyi bırakıp, o muhalefeti kendi bağrından çıkarması gerektiğini, bilinçaltından fiiliyata geçirdiği gün, Türkiye bambaşka bir sabaha gözünü açacaktır.
Bunu belli bir zaman içinde beceremezse, ülke SEVR haritasında ve bu oylama sonuçlarını gösteren haritalarda yansıdığı gibi, üçe bölünmüş haliyle de kalmayacak, ABD’nin atadığı ‘krallar’ca yönetilen, şehir devletçiklere bölünerek yokoluşa gidecektir.
Kendini bilmezlerce söylendiği gibi ‘Atatürk ilkeleri’ toprağa gömülecek ‘EVRENSEL HUKUK’ teranesi kılıfında faşizm egemen olacaktır.
Ben Türk milletinin tarihte yaptığı gibi, BU AŞAMADA düşmanı şaşırtacağını biliyorum!
Banu AVAR
banuavar@superonline.comBu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
www.banuavar.com.tr
10 Eylül 2010 Cuma
Evet dilenciliğinin belgesi!
Skandal mektup üzerine Cumhuriyet'in iletişime geçtiği AKP Balıkesir İl Başkanı Adil Çelik, mektubu doğrularken “Mektuptan evet oyu verin, yardımlar devam etsin anlamı mı çıkıyor” sorusuna, “Ben öyle bir anlam çıktığı kanaatinde değilim” yanıtını verdi. “O zaman neden yardımları anımsattınız? Direkt bayram kutlaması yapmak yerine böyle bir yolu tercih etmeniz merak uyandırdı” sorusu üzerine de Çelik, “Olabilir, merak etmiş olabilirsiniz. Bizim de kanaatimiz bu. Engelli vatandaşlarımızın hem bayramını kutladık, hem bu vesileyle referandumda destek istemiş olduk. Neticede ben siyasi bir partinin il başkanıyım biliyorsunuz” dedi.
AKP Balıkesir İl Başkanı Çelik, “Yardımları siyasi partiler değil, devlet yapmıyor mu?” sorusuna da şu yanıtı verdi:
“Elbette ki devlet. Bu düzenlemeyi getiren ve bunun ödenmesine vesile olan da Ak Parti hükümeti, yani benim partim. Bundan önce böyle bir şey yapılmamış. Biz bunu hükümetimizin bir icraatı olarak görüyoruz. Ben bunda da son derece haklı olduğum kanaatindeyim.”9 Eylül 2010 Perşembe
Neden Hayır?
ANAYASA NEDEN ÖNEMLİDİR?
Çünkü toplumun, toplumdaki değişik grupların, katmanların isteklerini yansıtır. Onların ayrı ayrı haklarını korur. İşçilerin haklarına yer verir. Sendikaların haklarına yer verir. Sendikasız çalıştırılanların, emeklilerin, işverenlerin, kadınların, çocukların, engellilerin, değişik mezheplerdeki yurttaşların, öğrencilerin, küçük esnafın, yargının, basın emekçilerinin, gazilerin ve bu ülke için canını vermiş şehit ailelerinin, TEKEL işçilerinin, çiftçilerin, tarım kesiminde çalışanların haklarını korur.
ANAYASA NASIL YAPILIR?
Yapar; Anayasa’yı yaparken, tüm bu grupların temsilcileri çağrılır, görüşleri alınır, talepleri alınır. Anayasa bu taleplerin tümüne yer verebildiği oranda demokratik bir anayasa olur. Ve anayasa, ancak böylece bir “toplum sözleşmesi” olur.
AKP ANAYASASI BÖYLE Mİ YAPILDI?
Hayır. AKP tek başına Anayasa’yı yaptı. Hiçbir partinin görüşlerini almadı. Tüm sivil toplum örgütlerine “üç gün süre” verdi. CHP’nin “üç maddeyi ayırıp, diğerlerini beraber oylama” önerisine cevap bile vermedi. Bugüne kadar yapılan tüm çalışmalara, diğer partiler ya da sivil toplum örgütleri tarafından hazırlanan taslaklara dönüp bakmadı bile.
ANAYASA TEK PARTİ TARAFINDAN YAPILABİLİR Mİ?
Hayır. Çünkü o zaman “toplum sözleşmesi” olmaz, “parti anayasası” olur. “AKP anayasası” olur.
1982 ANAYASASI İLK KEZ Mİ DEĞİŞTİRİLİYOR?
Kesinlikle hayır. 1982 Anayasası, bundan önce tam 16 kez değiştirildi. Bu sonuncusu ise, 17’inci değişiklik oluyor. Yani darbe Anayasası’nı ilk kez değiştirdikleri tam bir “yalan”, tam bir “göz boyamaca”. Üstelik bu değişikliklerin yedi tanesi, daha AKP iktidara gelmeden yapılmıştı. Hem de o dönemde TBBM’de bulunan tüm siyasal partilerin katılımları ile... Yani AKP’nin ve yandaş aydınların(!) iddia ettiği gibi, 1982 Anayasası, ilk kez değiştirilmiyor. Bundan önceki değişiklikler de yine aynı kişilerin iddia ettikleri gibi “makyaj niteliğinde” değişiklikler değil.
DEĞİŞİKLİKLERE AKP YAPTIĞI İÇİN Mİ KARŞI ÇIKILIYOR?
Buna da kesinlikle hayır. AKP iktidarı, bugüne kadar tam 9 kez Anayasa’yı değiştirdi. Bu son yapılan da 10’uncusu oluyor. Ve bugüne kadar yapılan bu 10 değişiklikten sadece 3’ü toplumda tartışma yarattı. Çünkü üçü de, diğer siyasal partileri, sivil toplum örgütlerini ve tartışmaları dikkate almadan, tamamen “baskıcı bir anlayış” ve “benim çoğunluğum var, her istediğimi yaparım” mantığı içinde yapılmıştı. Aynen şimdi tartıştığımız son değişiklik gibi.
TÜRKİYE’DE BUGÜNE KADAR NELER TARTIŞILDI?
Kısaca sıralayalım; dokunulmazlıklar, cumhurbaşkanının yetkileri, kadın hakları, partilerin iç işleyişlerinin demokratik olmaması, lider sultası, YÖK, yargının dosya çokluğu nedeniyle geç işlemesi, yolsuzluklar, Alevilerin hakları, etnik kökenli vatandaşlarımızın kültürel hakları, sendikal haklar, grev hakkının sınırları, yüzde 10’luk insafsız seçim barajı, kültürel haklar, HSYK’da bakanın ve müsteşarın yer almaları. İşte tüm bunlar, 1982’den bu yana tartışıldı. Tüm partilerin, siyasal grupların, sivil toplum örgütlerinin talepleri olarak ortaya çıktı.
AKP ANAYASASI BU TALEPLERE YER VERİYOR MU?
Hayır. Hiçbirine yer vermiyor. AKP Anayasası’nda ne dokunulmazlıklar sınırlanmış, ne partilerin iç işleyişi ile ilgili bir düzenleme var, ne YÖK değiştirilmiş ne kadınlara kota getirilmiş, ne sendikalara bir hak getirilmiş, ne işçilerin insanca yaşam hakları güvenceye alınmış. AKP Anayasası, bunların herhangi birine yer vermiş mi? Hayır.
AKP ANAYASASI’NDA NE VAR?
Sadece “göz boyamacılık” var. “Hak getiriyoruz” görüntüsü altında “hiçbir hak, özgürlük, yenilik” getirmemek var. Bir tek “AKP iktidarının yargıya tek başına egemen olması” var. Anayasa Mahkemesi üyelerinin tamamını iki kişinin seçmesi var. Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan’ın tüm Anayasa Mahkemesi üyelerini seçmesi var. İleride kendilerini Yüce Divan olarak yargılayacak mahkemenin tüm üyelerini kendilerinin seçmesi var. Böylece Yüce Divan’dan kaçma yolu var.
KADINLARA POZİTİF AYRIMCILIK VAR MI?
Hayır. Sadece “bu maksatla alınacak tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz” diye bir ibare ekleniyor. Bu ne anlama geliyor? Hangi tedbirler? İleride alınacak tedbirler. Peki süresi ne bu tedbirlerin? Yani ne zaman alınacak bu tedbirler? Belli değil, “alınacak” demiş ya. Böyle bir pozitif ayırımcılık olur mu? Örneğin kadınlar bu düzenlemeden sonra TBMM’de ne kadar oranda temsil edilecek? Ya diğer örgütlerde? Böyle bir oran yok. Çünkü “gerçek bir pozitif ayrımcılıktan” söz eden yok.
TOPLU SÖZLEŞME HAKKI VAR MI?
Yok. Eski düzenlemede yer alan “toplu görüşmenin” adı toplu sözleşme yapılmış o kadar. “Toplu sözleşme yapılması sırasında” memurlar idare ile uzlaşırlarsa iş tamam, ama ya uzlaşmazlarsa? AKP Anayasası şöyle diyor: “Uyuşmazlık çıkması halinde taraflar kamu görevlileri hakem kuruluna başvurabilir”. Nasıl bir kurul bu? Bürokratlardan oluşan bir kurul. Yani memurlar idare ile anlaşamazlarsa, idarenin kurduğu “hakem kurulu” karar veriyor. Peki nasıl bir sözleşme bu? Sonucu yine idareye bağlı. Acaba “kamu görevlileri hakem kurulunun” kararlarını beğenmezlerse, memurların yargıya gitme hakları var mı? Hayır. AKP Anayasası onu da engellemiş: “Kurulun kararları kesindir” diyor. Yani tam bir yalan. Ortada ne toplu sözleşme var. Ne uzlaşma olmazsa grev hakkı ne de yargıya gidebilme hakkı var.
ÇOCUKLAR KORUNUYOR MU?
Anayasa aynen şöyle bir düzenleme getirmiş. “Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır”. Peki bu düzenleme olmazsa, “devlet çocukları istismara ve şiddete karşı” koruyamayacak mı? Engel mi var? Anayasa’da zaten 41. maddede “çocukları korur” diye bir düzenleme yok mu? Bunun yeni getirilenden farkı ne? Hiçbir farkı yok. Amaç zaten “yeni bir hak getiriyormuş” gibi yapmak ve göz boyamak. Esas amacı saklamak.
KAMU DENETÇİLİĞİ GELİYOR MU?
AKP Anayasası şöyle diyor: “Kamu denetçiliği kurumu idarenin işleyişiyle ilgili şikâyetleri inceler.” Bu kadar. Tabii bir de “iktidar partisi çoğunluğunun tek başına seçeceği” getirilmiş. Peki kurumun yetkileri, görevleri? Bunların hiçbiri Anayasa’da yok. Örneğin ne zaman başvurulur? Kararları yargı ile çatışabilir mi? Çatışırsa ne olur? Şikâyetleri inceler incelemesine de, sonra ne yapabilir? AKP iktidarı neden bunları düzenlememiş? Acaba unutmuş mu? Oysa dünyadaki örneklerinde de, en çok sıkıntı yaratacak konular bunlar. Anayasa’da bunlara çözüm getirilmesi gerekir. Acaba AKP iktidarı, tüm bu konuları ve dünyadaki örnekleri ve uygulamaları bilmiyor olabilir mi? Bu denli “yetersiz bir düzenlemeyi” sakın bilerek, isteyerek getirmiş olmasın?
EKONOMİK SOSYAL KONSEY VAR MI?
AKP Anayasası şöyle diyor: “Hükümete istişari nitelikte görüş bildirmek üzere ekonomik ve sosyal konsey kurulur.” Şimdi burada “yeni bir kurum mu” kurulmuş? Kesinlikle hayır. Ekonomik Sosyal Konsey zaten var. Bakan istediği zaman toplanıyor, istemediği zaman toplanmıyor. AKP Anayasası’nda bu değişiyor mu? O da hayır. Görüş bildirmekten öte bir görev ya da yetki verilmiş mi? Ona da hayır. AKP iktidarı neden bunları düzenlememiş? Acaba unutmuş mu? Acaba AKP tüm bu konuları ve dünyadaki örnekleri ve uygulamaları bilmiyor olabilir mi? Bu denli “yetersiz bir düzenlemeyi” Anayasa’ya koymuş olmanın bir artısı var mı? Kesinlikle hayır. O halde sakın bilerek, isteyerek yapmış olmasın? Yani diğer maddeler gibi, sadece “dostlar alışverişte görsün” düşüncesi ile getirilmiş olmasın?
Anayasa Profesörü Süheyl Batum
