23 Şubat 2010 Salı

Maraton’da sona doğru!

Share
Mustafa Mutlu
Yazara ulaşmak için : mmutlu@gazetevatan. com

Maraton’da sona doğru!
Yaklaşık iki yıl önce “Ayda en az bir kez okuduğum sözler” başlıklı bir yazı yazmıştım...

O sözler Fethullah Gülen’e aitti ve onun ABD’ye gitmesine neden olmuştu.

Aynen şunları söylüyordu Fethullah Gülen:

“Adliye’de, Mülkiye’de mevcut olanlar mevcudiyetlerini korumazlarsa, arkadan gelenlerin mevcudiyetini koruyamayız. Bir taraftan o kanun ve kuralları, diğer taraftan da kanun ve kural adamı olma imajını kullanmalıyız. Yani sizi gören, ‘Bunlar kurallara harfiyen riayet ediyorlar’ demeli.”

“Taa ilerilere gitmeli, can damarları içinde dolaşmalıyız. Cepheleri öğrenmeleri lazım arkadaşlarımızın. Hukuk sistemini didik didik etmeliler. Sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım. Biz de çalışıp onları istifade edecekleri mevkilere getirmeliyiz.”

“Dikkatli olmalıyız. Erken harekete geçersek, tepemize binerler. Durmadan hazırlanmalıyız.. Zamanı gelince, uygun boşluk bulunca maratona geçeriz. Devlet memuru arkadaşlarımız kahramanlık yapamazlar. Erken vuruş yaparlarsa dünya başlarını ezer. Bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır.”

***

Fethullah Gülen’in bu sözleri söylemesinin üzerinden yıllar geçti...

Ama ben; unutmayayım, yumuşamayayım, gevşemeyeyim, boş bulunup da “gününü bekleyenler”in oyunlarına düşmeyeyim diye her ay en az bir kez okumaya ısrarla devam ettim.

***

Müritleri; aradan geçen yıllarda Fethullah Gülen’in bu talimatlarının dışına çıkmadılar...

Adliye’de, Mülkiye’de mevcut olanlar, mevcudiyetlerini korudular...

Hem kanun ve kuralları kullandılar (her fırsatta demokrat kesilmeleri bunun örneğiydi) hem de kanun ve kural adamı olma imajını...

Onları görenler gerçekten de “Bunlar kurallara harfiyen riayet ediyorlar” dedi...

Sonra...

“Taa ilerilere” gittiler...

“Can damarları içinde” dolaştılar...

TSK’nın, yargının, emniyetin, üniversitelerin içine sızdılar...

“Hukuk sistemini didik didik ettiler, püf noktalarını öğrendiler...”

Ve sonunda...

“Maratona geçtiler!”

***

Öyle ustaca koşuyorlar ki bu “maraton”u, kimseyi “ürkütmüyorlar!”

Siyaset kurumu yıpranıyor...

Adliye yıpranıyor...

Mülkiye yıpranıyor...

Üniversiteler yıpranıyor...

Medya yıpranıyor...

Ama onlar; bu toz dumanda ortada bile görünmüyorlar!

Her yerdeler, her şeye hâkimler, istediklerini yapıyor ve yaptırıyorlar; ama yıpranmıyorlar!

Sızan gizli soruşturmalarda, fotokopi-gerçek belgelerde, telefon dinlemelerinde hep onların parmak izi var; ama “yok”lar!

O kadar “yok”lar ki; kimse onları suçlayamıyor, eleştiremiyor, bitiremiyor!

***

Sezar’ın hakkı Sezar’a:

İyi oynadılar oyunlarını...

Şimdi de “koşar adım” amaçlarına yürüyorlar...

Koca ülkenin saygın kurumları; onlara karşı, “kendilerini savunmak”tan başka hiçbir şey yapamıyor...
***
Ben yine en az ayda bir kez okumayı sürdüreceğim o sözleri...
Ama... Bakalım daha ne zamana kadar?

20 Şubat 2010 Cumartesi

Terörist isimleri sokak adı oluyor!

Share BDP'li Nusaybin Belediyesi çok tartışılacak bir hamle yaptı.. Karar Öcalan'ın yakalanışının yıldönümünde çıkarıldı.

Mardin Nusaybin Belediyesi, 70 sokak ve mahalleye çatışmalarda ölen PKK'lılar ile terör örgütünün kamplarının isimlerini veriyor.

Habertürk gazetesinin haberine göre BDP'li Nusaybin Belediye Meclisi, 70 sokak ve mahalleye PKK'lıların adlarını koyma kararı çıkardı. Şoke eden bu tavır, Öcalan'ın yakalanışının 11. yıldönümüne denk getirildi.

TERÖR KAMPLARI İsmi Terör kampı isimleri ile öcalan'ın köyü Amara'nın adı sokaklara verildi. 2008'de Diyarbakır'da servis otobüsüne saldıran terörist Mehmet Ş. Yıldeniz'in kod adı "Reber" gibi isimler de mahalle ve sokak adı olarak belirlendi.

REBER (YOL GÖSTEREN): Diyarbakır'da 2008'de Ali Gaffar Okkan Polis Meslek Yüksek Okulu'na ait servis otobüsüne yönelik saldırıyı PKK üyesi Mehmet Şah Yıldeniz'in de kod ismi

ARGEJ (YÜKSELEN ATEŞ): Şırnak'ın cizre ilçesine bağlı Ulaş köyünde güvenlik güçlerince yakalanan Mesut Gökhan adlı teröristin de kod adı AGİT (YİĞİT): Aktütün karakoluna düzenlenen baskında öldürülen 9 PKK'lıdan biri olan Zakir Yıldız'ın kod ismi.

HOGİR (GÜÇLÜ): Bu kod ismi bölgede 300'ün üzerinde PKK'lının kullandığı tahmin ediliyor.

BOTAN (SİİRT VE ŞIRNAK BÖLGESİ): Osman Öcalan ile birlikte örgütten ayrılan Nizamettin Taş bu ismi kullanıyordu.

ORAMAR (DAĞLICA): Hakkari'nin Yüksekova Dağlıca Taburu'na 21 Ekim 2007'de bir grup PKK'lının saldırısında 12 asker şehit olmuş 8 asker de kaçırılmıştı. Oramar Dağlıca'nın Kürtçe adı.

www.gazetevatan.com

19 Şubat 2010 Cuma

İş Bankası & Atatürk

Share
İş Bankası arşivinde Ata'nın bütün hesap dökümleri bulundu

Bugün Türkiye iş Bankasının 76. kuruluş yıldönümü... Yaklaşık bir yıldır, Cumhuriyet'ten bir yaş küçük bu bankanın belgeseli üzerinde çalışıyorduk.

ODTÜ Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Uygur Kocabaşoğlu'nun Tarih Vakfı için deneyimli bir ekiple birlikte yaptığı bir araştırmaya dayanan belgesel, "Atatürk'ün bankası" adı altında bu gece ekrana gelecek.

İzlerseniz göreceğiniz gibi, sözkonusu olan sadece bir bankanın kuruluş hikayesi değil, aynı zamanda yeni rejimin kendi iktisat politikasını oluşturma çabası...

Belgeselin de danışmanlığını üstlenen Uygur Hoca son bir yılını bankanın arşivlerinde, depolarında belge bilgi derleyerek geçirdi ve birbirinden ilginç belgelere ulaştı. Bunlar içinde en ilginç olanlar Atatürk'le ilgili...

Atatürk, Türkiye İş Bankası’nın kurucusu, hissedarı ve destekçisiydi; ama aynı zamanda da müşterisi, mudisiydi...

Kişisel mevduatını değerlendirdiği bankaydı...

Bankanın yıllardır girilmemiş arşivinde Ata'nın cumhuriyetin ilk dönemine ait hesap defterleri hala duruyor.

Prof. Kocabaşoğlu'nun çok yakında çıkacak İş Bankası Tarihi kitabında yer vereceği bu belgeler, bu akşam yayınlanacak belgeselle ilk kez gün ışığına kavuşuyor



HİNTLERİN PARASI
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul'la bağlarını koparıp Ankara'ya geldiğinde cebinde hiç parası yoktu.

Kurtuluş savaşının en zorlu günlerinde imdada Hintlilerin, hilafeti kurtarmak için topladıkları 1 milyon lira değerindeki yardım yetişti.

Gazi, 1920'lerin başında bu paranın bir kısmını savaşın finansmanı ve yaraların sarılmasında kullandı.

Kalan parayı ise daha sonra değerlendirmek üzere bankaya yatırdı.

Savaş bittikten sonra kayınpederi Uşakizade Muammer Bey, bu paralarla ne yapmayı düşündüğünü sorunca, Gazi konunun Celal (Bayar) Bey'e danışılmasını istedi. Celal Bey "Bir banka kurulmasını” önerdi.

Gazi Paşa, bankanın kuruluş sermayesinin dörtte biri değerindeki 250 bin liralık hisseyi Hindistan'dan gönderilen parayla satın aldı. Ayrıca da bankanın kurulduğu gün, 207 bin 400 lira yatırarak ciddi bir maddi destek verdi.

İş Bankası bu destek sayesinde kuruldu.


2 NUMARALI HESAP
Gazi Paşa'nın bankada açtırdığı ilk hesap, işte o 207 bin 400 liralık "2 numaralı hesap...."  Bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim:

1924 yılında "1 no'lu hesap" ülkenin cumhurbaşkanına değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne ayrılıyor.

Gazi, Meclis'ten sonra geliyor.

Bugün İş Bankası'nın Etlik'teki arşivinde korunan bu hesap defteri, aslında ayrıntılı bir araştırmayı hak edecek kadar ilginç bir belge...

Özellikle "2 no'lu hesap" Atatürk'ün değişik dönemlerde kullandığı toplam 5 hesaptan biri...

Ama gerek işlem sayısı, gerekse yatırılan ve çekilen miktarların büyüklüğü açısından Atatürk'ün bankadaki en önemli hesabı...

Hesabın ayrıntılı bir dökümü, Prof. Kocabaşoğlu'nun kitabında yayınlanacak. Ben burada bu hesaptan bazı ilginç ayrıntılar vermek istiyorum.



İŞTE ATA'NIN BORDROSU



Mutemedi Hasan Rıza Soyak'a göre Atatürk 1927 senesine kadar 5 bin lira maaş ve 7 bin lira "fevkalade tahsisat" alıyordu. Yani maaşı 12 bin liraydı...

1927'den sonra buna "pahalılık zammı" adıyla 2 bin 480 lira ilave edildi.

Peki kesinti?

Olmaz mı?

1927'de Gazi'nin maaşından yapılan kesintilerin toplamı 453 liraydı.

1931'e gelindiğinde eline ayda net 13 bin 186 lira geçiyordu; 1932'de bir kanun ile yüksek maaş alanlara ağır bir vergi konunca Paşa'nın maaşından 5 bin 400 lira kesilir oldu. Ele geçen miktar 9 bin 78 liraya düştü.

Bunlar düzenli maaş gelirleri...

Ancak Ata'nın asıl büyük gelirini bankanın hisse senetlerinin temettüleri oluşturuyor.

Bir de buna satın alıp işletmesini üstlendiği çiftliklerin gelirleri ekleniyor.



İNÖNÜ'YE YARDIM


Gider kalemlerine gelince... Yine çiftlikler, getirdiği gelirden çok masrafa yol açıyorlar. Atatürk, 1930'lu yıllarda Hazine'ye devredeceği bu çiftlikler için büyük harcamalar yapıyor.

İkinci sırada, yakın çevresine yaptığı düzenli yardımlar geliyor.

İlk yıllarda bu hesaptan Şişli Sıhhat Yurdu ve Tayyare Cemiyeti gibi kurumlara, terzi Anastas Ekonomidis, Samanpazarı'nda otelci Mustafa Ağa, müteahhit Erzurumlu Nafiz Bey gibi serbest meslek erbabına ve maiyetteki Vekiliharç Tahsin Bey, umumi katip Hasan Rıza Bey, Kalem-i Mahsusa memuru Ekrem Bey, seryaver Rusuhi Bey gibi kişilere de çeşitli miktarlarda ödeme yapılıyor.

Bunlar içinde en ilginç olanlardan biri İsmet Paşa'ya yapılan ödemeler.

Hesaplardan anlaşıldığı kadarıyla Gazi, yakın dostu İsmet Paşa'ya herhalde maaşının geçimine yetmeyeceği kaygısıyla -1925 yılı ocak ayından itibaren, yani bankanın kurulmasının hemen ardından- ayda 1000 lira yardım yapmaya başlıyor.

Bu miktar 1929 yılından itibaren 2 bin liraya çıkarılıyor.

Ve nihayet 1937'de, yani aslında küs oldukları bir dönemde 3 bin lira olarak belirleniyor.

1925 başından 1938 Kasımına kadarki 13 yıllık sürede İsmet İnönü'ye Atatürk tarafından ödenen paranın toplamı 365 bin 150 lira tutuyor.



RAKI PARALARI



İşBankası'nın kurucu genel müdürü sıfatıyla Celal Bey 'in 1925-1938 yılları arasındaki maaşın 1000 lira olduğu düşünülürse İsmet Paşa'ya yapılan yardımın hiç de az olmadığı anlaşılır.

Ancak Ata'nın harcamaları bununla da sınırlı değildi.

Yine Soyak'ın verdiği bilgiye göre Köşk'ün yaverlerinin, muhafız polislerinin, müstahdemin iaşesi ve köşkün diğer masrafları da Atatürk tarafından yapılıyordu.

Seyahatlerde ulaşım dışındaki, yemek ve içki dahil bütün masraflar tamamen kendi kesesinden çıkıyordu. O dönemde Başvekil ve vekillere ödenen harcırah Cumhurbaşkanı için sözkonusu değildi.



SON HESAP


Atatürk öldüğünde Ankara 3. Sulh hukuk mahkemesi İş Bankası'ndan Ata'nın bankadaki bütün hesabının bir dökümünü istedi.

Banka, 1938 Kasımı itibarıyla "müşterisi" Mustafa Kemal Atatürk'ün nakit ve hisse senedi varlığını şöyle bildirdi:

2 numaralı hesap bakiyesi : 1 milyon 446 bin 872 lira...

4 numaralı hesap bakiyesi : 53 bin 453 lira.

649 numaralı (mareşallikten) tekaütlük hesabı : 19 bin 556 lira...

Bunun dışında İş Bankasının her biri 10 lira değerinde nama yazılı 62 bin 900 hissesi;

Hamiline ait her biri 10 lira değerinde 56 bin 225 hissesi

569 adet müessis hisse senedi.

Zonguldak Maden Kömür İşleri TAŞ'nin;

Nama muharrer, her biri 10 lira değerinde 12 bin 750 hisse...

Hamiline ait, yine her biri 10 lira değerinde 12 bin 250 hisse...

125 adet müessis hisse senedi...

Türkiye İş Bankası'nın o dönemki sermayesinin 5 milyon lira olduğu düşünülürse, Atatürk'ün, 1,5 milyon lirayı aşan hesabıyla öldüğünde bankanın en büyük müşterilerinden biri olduğu söylenilebilir.

Son bir not:

Ölümünden sonra da hesapta hareketlilik bir süre devam etti.

Atatürk'e borçlu olanlar, hesaba para yatırdılar.

Bu arada yine bu hesaptan mahkeme emrine 15 bin lira bloke edildi.

Niye biliyor musunuz?

Atatürk’ün kefil olduğu şahıslara ait borçlara mahsuben...

 
Ata kimlere para veriyordu?

İş Bankası arşivinden çıkan bilgiler Atatürk'ün her ay belirli kişilere düzenli ödeme yaptığını ortaya koyuyor. Hesap dökümüne göre, Atatürk'ten maaş şeklinde aylık alanlar şunlar: İsmet (İnönü) Bey : 1925-1927 arası her ay 1000 ila 3000 lira... Makbule (Atadan) hanım : 1927-1938 arası her ay 200 lira... Bülent Nejat Hanım: 1927-28 yıllarında ayda 100 lira Fahima Zeliha Hanım : 1930- 1932 yıllarında ayda 100 lira Bay Yaşar (Okur) : 1931-38 yılları arasında ayda 100 lira Jandarma yüzbaşısı Hüsnü (Erkin) : 1931-38 arası ayda 100 lira...

Küçük Türkiye, Haiti (Siz bunu okumazsınız çünkü anti-kemalist modern demokratları ilgilendiren konular yok içinde)

Share Küçük Türkiye, Haiti

Mine G. Kırıkkanat / Vatan / 22.01.2010

Türkiye'de bırakın önlerini görmeyi, arkalarına bile bakmayan güdük
politikacılar için bir fırsattır asıl, Haiti örneklemesi. Ayılsınlar,
silkinsinler, artık.

Çünkü...

Pakistan mı olacağız, İran mı derken, asıl büyük tehlike, Marmara
bölgesini vuracak büyük bir deprem sonrası Haiti gibi olacağımız
kesinlik kazandı.

Gözlerini kendi göbek deliğine dikmiş Türkiye'de o kadar çok cahil var
ki, Haiti'yle Türkiye kıyas kabul etmez, Türkiye çok büyük ve zengin
bir ülke, aynı felaket aynı sonuçları doğurmaz sanıyorlar. Haiti
nerededir, bugün içinde boğulduğu felaket ve ABD'nin askeri anlamda
işgalini doğuran yoksulluğa nasıl düşürülmüştür, bilmezler bile.

Oysa, Haiti'nin sonunu hazırlayan özelinde Amerikan, genelinde
çokuluslu şirketlerin güdümündeki tarım, ithalat ve ihracat
politikaları, bugün aynı egemenler tarafından Türkiye'ye uygulanıyor.

***

Tuhaf ama gerçek, Haiti'nin ekonomisini tepetaklak eden tarım ve
hayvancılık politikası, Türkiye'de kuş gribi bahane edilerek köy
tavukçuluğunun yok edilmesine benzer bir "domuz katliamı" süreciyle
başladı. Haiti'de, 1980'li yıllara kadar topraklarının ekonomik ve
ekolojik koşullarına uygun yerel bir domuz türü vardı. Siyah, küçük,
dayanıklı ve ülkenin üretim fazlası mango meyveleriyle beslenen,
serbest gezen, mango olmadığı zaman sahibinin yemek artıklarını yiyen
bu masrafsız hayvan, tek başına bir ailenin geçimi, bizim köylünün dağ
tepe otlanan "ineği" demekti.

1978 yılında, sanayi çapında ürettiği domuz fazlası elinde patlayan
ABD, "domuz vebası" taşıyorlar bahanesiyle Haiti'deki küçük
üreticilere itlaf ettikleri yerel domuz başına 2 ila 5 dolar ve
yerine, daha verimli, daha ağır birer "beyaz" Amerikan domuzu vaat
ettiler. 1978 ile 1982 arası, Haiti'deki tüm yerli domuzlar
katledildi. Katil parası, elbette Haitili politikacıların cebine
girdi, köylüye verilmedi. Ama 400 bin beyaz domuz, dağıtıldı kırsal
alana. Ne var ki çok geçmeden, Amerikan domuzlarını beslemek ve
yaşatmanın çok pahalı olduğu anlaşıldı. Mango ve artık yemiyor,
mısırla besleniyor, mısırın içine antibiyotik katılması, hastalıklara
karşı aşılanmaları gerekiyordu.

Haydi, bu kez ABD'den aşı ve antibiyotik ithal etmek, "daha verimli"
diye yerel mısırı bırakıp Amerikan mısırına geçmek, ithalatı
ucuzlatmak için de "gümrük vergilerini kaldırmak" gerekti. Tabii
politikacıları, komisyon zengini edilerek. Haiti'li küçük üreticiler,
gümrük vergisiz bile pahalı aşıları beyaz domuzlara yapamadılar,
antibiyotikleri yiyeceklerine katamadılar. Bir süre sonra 400 bin
Amerikan domuzun tamamı telef oldu, Haitili üreticiler domuzların
yemediği mango meyvesi üretim fazlasını ne yapacaklarını bilemediler.
Başladılar ülkenin ormanlarını oluşturan mango ağaçlarını kesip odun
kömürü yapmaya... Artık bir domuzları bile yoktu. Ayrıca mango
ağaçlarının tuttuğu toprak erozyona uğramış, ekilir olmaktan çıkmıştı.
Yoksulluk, kırsal alandan kente yoğun bir göç başlattı. İşsiz
köylülerin oluşturduğu gecekondu nüfusu, yerleşik nüfusu aştı.
İşsizlik ve yoksulluk talan çetelerini besledi, rüşvetçi hükümetler
diktatörlüğe dönüştü, ama yolsuzluk hep sürdü.

***

Haiti, günümüzden sadece yirmi yıl önce, gıda ihtiyacının tamamını
kendisi üreten bir ülkeydi. Deprem olduğunda ise gereksindiği temel
gıda maddelerini başta pirinç, yüzde 80'ini ABD'den ithal ediyordu.
Ektiği mısır, buğday gibi hububatın tamamı da çokuluslu şirketlerin
GDO'lu tohumları...

Haiti, önce tarımı bitirilerek çökertildi. Adayı deprem yardımı
bahanesiyle askeri anlamda işgal eden ABD, aslında başladığını
bitiriyor.

Hâlâ bir benzerlik görmeyenler varsa, göz doktoruna gitsin!

18 Şubat 2010 Perşembe

Davulcu Remo'dan bu yana...

Share
Davulcu Remo'dan 
bu yana...



DAVULCU Remo'nun, 
davul çalarken sağ ayağını kaldırıp tokmağı ayağının
altında davula vurması, Samuel Morse'nin elektrikli telgrafı icat etmesine
denk gelir...
(.........)
Kütahya köylülerinin bir keçinin sırtına yazılmış
"ayeti" 
görmeleri 
ve
keçiyi kaptıkları gibi kaymakama götürmeleri, 
kaymakamın da bunu 
"Adı geçen keçiye ne gibi bir işlem yapılmasını"
 bir yazıyla merkeze
sorması 
ise 
Çinlilerin pirinçteki gen sıralamasını bulmalarına rastlar...
(.........)

Şıh Hakkı Hazretleri'nin, müminlerin oval bir cismi okşamaları ya da
ortasında delik olan yuvarlak bir cisme "manalı" fazla bakmalarının imanı
bozacağını tebliğ etmesi de 
İskoç asıllı John Baird'in televizyonu
icat etmesiyle eşzamanlıdır...

Sene 2010...

- Son bir yılda insan epigenomunun şifresi çözüldü...
- Görme engelliler için göz yerine geçen mikroçip yapıldı...
- Bilim adamı robot, Aberystwyth Üniversitesi' nde çalışmaya başladı...
- NASA, Ay'da su bulunduğunu açıkladı...
- Maryland Üniversitesi' nde, atomun içindeki veriyi bir metre uzaklıktaki
kabın içine ışınlayarak taşıdılar...
- Büyük Hadron çarpışması ile yerkürenin sırrı aralandı...
- Subaru teleskobu, komşumuz yeni bir gezegen buldu...
- Başta Alzheimer ve kemik erimesi olmak üzere 
27 hastalığa çare buldu elin
adamı...
Tüm bunlar ise; 
Türklerin "imam" yetiştirip, 
onlardan bilgisayarcı,
matematikçi,
 fizikçi, 
kimyacı,
 bilim adamı,
 vali,
 doktor,
 mühendis, 
yargıç
yapmak istemelerine denk gelir...

İşte siz kaç gündür 
"üniversiteye girişte 
katsayı kavgası" 
ile bunu
izliyorsunuz. ..

Bu ülkenin Cumhurbaşkanı,
 Başbakan'ı, Milli Eğitim Bakanı, 
yandaş YÖK
Başkanı, 
kimi profesörleri, 
kimi aydınları...

Hâlâ çocuklara
"imam" eğitimi verip, 
onlardan "her şey" 
yapmak için kavga
ediyorlar...

Ama ne yapacaksınız.. .
Dünyanın en gözde,
 en cennet toprakları üzerinde, 
durup dururken 
"çağdışı"
kalmaz insan...

Kalmışsa
 bir sebebi olmalı...

16 Şubat 2010 Salı

Denizlili bir vatandaşın Başbakan Erdoğan'a ithafen yazdığı şiir

Share
" 'İrecep Bey!..'
 
 'İrecep bey sen bize, meydanlarda söz verdin.
 Memleketi düzlüğe, götcem dedin götmedin.
 Garşımızda safilce, boynun büküp durdun,
 Haydut, hırsız, haksıza, çatcem dedin çatmadın.

 
 Müslümanız çok şükür, Batıyınan işimiz
 Olmaz bizim, bizlere yeter gendi aşımız,
 Dedi n emme, sayende, tasmalandı başımız,
 IMF cavırını, atcem ded in, atmadın.

 
Kerkükte gızanları, Kürde teslim eyledin,
 Türk'e vurana güldün, vurulanı payladın,
 Bir ara sevindiydik, böyük laflar eyledin ,
 Kerkük gırmızı çizgim, gitcem d edin gitmedin.

 
 Bizden oy ister iken, cavırlara hep çattın,
 Denizli meydanında, bol bol palavra attın,
 Amerika'ya karşı, söyle bakam, ne ettin,
 Çilli horozlar gibi, ötcem dedin ötmedin.

 
 Push denen o pis cavir, şeyhin mi oldu senin,
 El pençe divan durdun, her lafına sen onun,
 Bir tek vatansever yok, hayalin dolu dört yanın,
 Memleket davasını, gütcem dedin gütmedin.

 
 Mesuttan gurtulduyduk, rahmet okuttun ona,
 Nah bu eller gırılsın, daha oy versem sana,
 Rezil rüsvay eyledin, bizi tekmil cihana,
 Devleti böyük devlet, etcem dedin etmedin .

 
Aşiret artığından, gorkup gaçacak millet,
 Esgerinin başına, çuval geçecek millet,
 Senin gibi içi boş, balon seçecek m illet,
 Değildik, amma yemin ettin, dutcem dedin dutmadın.' "

14 Şubat 2010 Pazar

Başbakan'ın yeni basın müşaviri'ni tanıyor musunuz ?

Share
Başbakanlık'ın yeni Basın Müşaviri, Kanal-7 kökenli Kemal Öztürk oldu.
Peki; adı AKP hakkında açılan kapatma davasının iddianamesinde de geçen Kemal Öztürk kimdir?

***
1969'da Ağrı'da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni bitirdi.
Yazı hayatına 1990 yılında İran Devrimi yanlısı bir yayın politikası olan Girişim ve Selam isimli dergilerde başladı. Bu Meydan, İmza, Nehir, Yeni Zemin, Sözleşme, İstanbullu dergilerinde Mir Mahmut Rıza mahlasıyla laiklik karşıtı yazılar yazdı.
1995'te muhabir olarak Yeni Şafak Gazetesi'ne, 1996'da da belgesel yapımcısı olarak Kanal-7'ye geçti. Hazırladığı "İlk Meclis" belgeseli, laiklik karşıtı bulundu ve RTÜK tarafından yasaklandı.
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e hakaretten bir yıl hapse mahkûm oldu.
1999'da Kanal-7'den ayrılarak, dil ve mesleki eğitim almak üzere Amerika'ya gitti.
Daha sonra Bülent Arınç'a danışmanlık yaptı; ardından AKP Basın Bürosu'nda görev aldı.
Nükte Yayınları'ndan 1994 yılında çıkan ve Mir Mahmut Rıza mahlasıyla yazdığı "Bir Garip Oğlanın Hikâyesi" kitabı mahkeme kararıyla toplatıldı. Bu kitap yüzünden de bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Bakın, yeni Başbakanlık Basın Müşaviri, 15 yıl önce yazdığı o kitapta kahramanların ağzıyla neler diyordu:
***
- "Devlet kimdir? Helvadan yapılmış puttur."
- "En sonunda beni bir numaralı terörist yapacak bu pez...nkler, bütün laikleri bir bir şişe geçirecem, ondan sonra anlayacaklar laikliğin faziletlerini. Elin o...pusu bile kalkıp 'Ben laikim, namusumla çalışıyorum, kimse karışamaz' demeye başladı. Ula ben böyle laikliğin..."
- "Bak bizim sahte Müslümanlar nasıl bölücülük yapıyorlar. Ben bu yüzden bu adamları sallandıralım diyorum. Ayrıcalık yapanın dinde de katli vaciptir çünkü. Ama dinleyen yok!"
- "Herkes, sineğin şıraya yapıştığı gibi laikliğe sarılır ama kimse onun gerçekte ne anlama geldiğini bilmez. Ne kadar da utanmazlar. Rahmetlinin (Atatürk'ü kastediyor) mirasına sahip çıkan mendeburların hiçbiri, laikliğin ne anlama geldiğini ve nereden geldiğini bilmezler."
- "Eskiden Türkler'in yetiştirdiği 'marimus öküzü'nün sol arka bacağının uyluk yeri ile işkembesinin ayrıldığı yerde bir et parçası bulunur. İşte tam buraya 'laik' denir. Vee bugün kullandığımız kelimenin de aslı buradan gelmektedir. "

***
İşte; Başbakan'ın yeni Basın Müşaviri böyle biri!
Eminim ki o da, "Canım ben de Sayın Başbakanımız gibi değiştim, öyle düşündüğüm günler geride kaldı" diyecektir

Ordu, yargı, medya... Psikolojik savaş!

Share “Tarih tekerrürden ibarettir” sözü boşuna söylenmemiş. Türklerin tarihinde ‘yok etme’ operasyonları “önce içerde birbirine düşürün, onlar kendilerini bitirirler zaten” anlayışıyla hep içerden başlatılmış. Bu “birbirlerini aşağı çekerler zaten” görüşünü anlatan fıkralar bile var. Aynı özellik 21’inci yüzyılda hiç değişmeden sürüyor.

Meclis’teki partiler birbirinden nefret ediyor, hükümet ordusundan yargısına, medyasından üniversitelerine kadar tüm kurumlarla kavga halinde ve onlara istediği şekli verme mücadelesi içinde... Medya, yargı, üniversiteler (Arınç’ın “demokratikleşecek” dediği kesimler) kendi içinde de siyasi bölünme halinde...

İktidara yakın medya kesimi bir yandan liberal olduklarını iddia ederken herkese, kendi meslektaşlarına bile özgürlüğü, bağımsızlığı haram ediyor. Geçenlerde bir gazetenin genel yayın yönetmeni TV’de bir siyaset bilimci yazara “dönek” demiş, görenler hayretle anlatıyor. Sormak lâzım “Nereden dönek? Neden dönek?”.. Cevaplasın, insanların, özellikle bir siyaset bilimcinin “olayların gidişini, tehlikeleri görerek görüş değiştirmesi” mümkün değil mi? Böyle bir özgürlükleri, insan hakları yok mu? Yoksa özgürlük sınırlarını “kendini liberal sanan ağır baskıcılar” mı çizecek?

Her türlü karalama, suçlama, “darbecilerle işbirliği” etiketleri hazır. Parsel parsel sürüyorlar piyasaya... Bunu yaparken de gerçek gazetecinin, dürüst gazetecinin (veya bilim insanının) korkmayacağını, sinmeyeceğini, güce ve bu tür baskılara boyun eğmeyeceğini akıllarına bile getirmiyorlar. Malûm “kişi herkesi kendi gibi bilirmiş”...

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “Yeter artık, böyle rezillik olmaz” diyerek anlattığı “komutanlara kendi subayları tarafından suikast yapılacağı iddiasının 5’inci iddianamede tek satırla yer almaması” yenir yutulur şey midir? Haftalarca ülkenin altı üstüne getiriliyor, iddialar hükümet üyeleri ve kendi medyaları tarafından gerçek gibi tekrarlanıp duruyor ama sonunda iddianameye girmiyor bile!

Başbuğ, bu baskılar ve suçlamalarla psikolojisi bozulan subayların intihar ettiğini hatırlatacak şekilde “Bu rezilliğin hesabını kim verecek” diye soruyor. Ama insafın zerresi olmayan birileri hâlâ, bu haksızlık karşısında bile papağan gibi “Ordu konuşamaz, işini yapar” diye tekrarlayıp duruyor.

AT ÇAMURU İZİ KALSIN

İçerde kendi ordunuza bu kadar hakareti reva görürseniz dışardan da yansıması gelir tabii... Zaten belki amaç bu “At çamuru, yapışmasa bile izi kalır”... Birilerinin kafasına yer eder. İşte bunların olmaması için yargı kesin kararını açıklayana kadar yargıç kesilme hakkı kimseye verilmemiştir.

The Economist dergisi kısa süre içinde ikinci kez Türk ordusunu (toptan) darbe planları ile özdeşleştirmiş. İlker Başbuğ’u “modern ve siyasete karışmayan bir general” olarak tanımlıyor ama “Başbuğ’un askerleri virüsü kapmış görünüyor” demeyi ihmal etmiyor. Laikliğin gereği olarak, bir devlet kurumu olan ordunun “görevine din karıştırmaması gerektiğini” göz ardı ederek “ordunun İslam’dan uzak duruşu popülaritesini geriletti” diyor. Böylece TSK’nın, darbe iddiaları ayyuka çıkarıldıktan sonra bile “en güvenilen kurum” konumunu koruduğundan haberlerinin olmadığını da ortaya koymuş oluyor.

Bir yanda içten ve dıştan bu psikolojik savaş sürerken diğer yanda “yüksek mahkeme üyelerinin büyük bir kısmını Meclis’in seçmesi” ve “Anayasa’nın değiştirilerek parti kapatmanın zorlaştırılması” çalışmaları da devam ediyor.

“Önce Seçim Kanunu değiştirilmeli ve buna göre bir seçimle oluşacak Meclis karar vermeli” uyarılarını hiç dikkate almadan... Hiçbir kesimle uzlaşma aramadan...


Ve tam aksine hükümetin Anayasa değişikliği söylemlerinde, gerçek demokrasiyi getirecek olan Seçim ve Siyasi Partiler yasaları, yüzde 10 barajının düşürülmesi, dokunulmazlık, yargı bağımsızlığı ve medya özgürlüğünün sağlanması konuları hiç mi hiç yok.

Onlara göre demokratikleşme sadece yargı, medya, ordu ve üniversiteleri iktidar kontrolüne alarak olacak.


www.gazetevatan.com
R.Mengi
13.02.2010

8 Şubat 2010 Pazartesi

Seveni ve sevmeyeni bol olan Hıncal Uluç'un yazısı..

Share

(Yoruma bile gerek yok)
 
Gün
Atatürkçülerin günüdür!..
Atatürkçüler!..
Atatürk Cumhuriyetinin sahipleri..
Laik, çağdaş,
batılı,
 demokrat Türkiye Cumhuriyeti' ne inanan insanlar..
Eğer bugün susarsanız, bugün sinerseniz,
 bugün koparılan gürültüler,
toz duman edilen ortamda Atatürk ve Cumhuriyeti' nden şüphe ederseniz hele, biteriz.Atatürk biter..
Atatürk Cumhuriyeti biter..Yıllar önce İkinci Cumhuriyet sulandırmasıyla ortaya çıkıp,
aslında Ortadoğu ve Orta Asya'ya göz dikmiş Amerika'nın ihtiyaç duyduğu tampon,
uydu
"Ilımlı İslam"
 devletine döneriz.
O zaman yeni bir Atatürk de bekleyemeyiz.
Çünkü Atatürkler tarihte kolay yetişmiyor..
En azılı düşmanı Lloyd George'un dediği gibi,
yüzyılda bir geliyorlar dünyaya..
Geçen yüzyıl bize nasip olmuştu.
İki yüz yıl üst üste şansın bize dönmesini ummayın..
Bakın,
Ortadoğu ve Orta Asya siyasetini tamamen bir Ilımlı İslam Türkiye'ye
bağlamış Amerika'nın niyetleri nasıl açık!..
Ne diyor gayri resmi sözcüleri Newsweek dergileri..Türkiye'de iki derin devlet var.
Biri temiz..
Onlar Atatürk
Cumhuriyetçisi laikler..
Kimler?..
Ordu..
Yargı..
Üniversiteler.
Yani tüm dinamik güçler ve tüm Atatürk bekçileri..
Bunlara dil uzatamıyor.
Ne diyor..
Bir de Kirli derin devlet var..
Temiz derin devlet varlığını devam ettirebilmek için kirliye muhtaç.
Yani eninde sonunda o da bulaşık..

O da kirli..
..Ve baklayı ağzından çıkarıyor..
"Ey Türk milleti..
Bu derin devletten kurtulmak için tek yol var önünde..
Mart ayındaki seçimlerde oyunu AKP'ye ver.
 Yüzde 47'den daha fazla ver ki, onlar iyice coşsun, ötekiler iyice pıssınlar.."
Yani,
Deniz Baykal'ın göstermelik, Devlet Bahçeli'nin
"Yavru"
muhalefetine bile tahammül edemiyorlar,
 görünüşte.
Aslında Amerika'nın sorunu muhalefet değil.
Bir Kemal Derviş müdahalesiyle işi nasıl başarıp,
 darmadağın ettikleri tüm öteki partiler yanında iktidarı AKP'ye nasıl altın tepside sunduklarını bilmeyen var mı?.
Amerika'nın sıkıntısı Atatürk'ün ve ilkelerinin yılmaz bekçisi Ordu..O orda, öyle dimdik durdukça, cumhuriyetin laik ilkelerinden ödün vermek,
Ilımlı İslam devleti kurmak mümkün olmayacak..O zaman hedef ne?..
Ordu!..
Türkiye'nin derin devleti var da Amerika'nın yok mu?..
Onlar salmazlar mı kendi derin devletlerini Türk Ordusunun üzerine..
O ordu yıpratılır,
 o ordunun Türk halkı nezdindeki başından beri açık ara süren
"1 numaralı güvenilen kurum"
 niteliğine gölge, şüphe düşürülürse iş kolaylamaz mı?..
Oynanan oyun bu..

Bu ülkede her iktidar, polisi ele geçirebilir..
Ama Menderes dahil, Ordu'yu ele geçirebilen çıkmadı.
Çıkmaz.
O Harpokulu orda durdukça çıkmaz.
Bugün polis ne durumda biliyor musunuz?.
Tarikatlar ne kadar sızmışlar haberiniz var mı?.
Bugün Ordu'yu yıpratan her olayın
içinde ve başında polisin olması tesadüf mü?.Polis, yargının, yani savcıların, mahkemelerin isteğiyle mi hareket ediyor,
yoksa iktidarın emir kulu mu?.
Polisin o gün nereleri basacağını polisten evvel devlet televizyonunun bilmesini neye bağlıyorsunuz mesela..
Çok kritik bir Ordu mensubunun evi basılır,
 güya çok önemli belgeler ele geçirilirken,
savcılara haber verilmeyişi,
polisin eve gelip yalnız başına 3 saat çalışması ve bilgisayarı
 yedekleme yapmadan alıp gitmesi tesadüf mü?.
İçinden çeşitli silahlar çıkan kazı yapılırken,
 polisin tüm özel yayın kurumlarına engel olup,
sadece
 TRT
kameramanı eşliğinde çalışması hep masum tesadüf,
 ya da talihsizlikler mi?.
Ordu'dan şüpheyi pompalayan satılık kalemler,
hem de bu kadar temel yanlışı yapan polisi niye eleştirmiyorlar sizce?.
Geçen gün, bulunan silahlarla ilgili, 1965 yılında askeri okulda bize verdikleri dersi özetledim.
 İşgal altındaki ülkede, işgalcilerle gerilla savaşı yapmak için, barışta gömülen, saklanan silahları anlattım.
Bir emekli General dedi ki..
"Yazdıkların doğru..
Bak sana söylüyorum.
Bugün bulunan tüm silah ve cephanenin devlete kayıtlı olduğunu asker de,
 polis de biliyor.
Asker görev bilinci içinde sırlarını açıklamaz.
Susuyor.
Polis bunu biliyor ve kullanıyor..
Asker hızla yıpranıyor..."
Ergenekon adı altında kopan tüm gürültünün baş hedefi,
Atatürkçüler ve de özellikle Atatürk'ün ordusu..İşte onun için diyorum...Gün susma, sinme, geri adım atma,
 "Hele bir bekleyelim"
deme günü değil..
Onlar organize..
"Fet" diyorum, yüzlerce küfür, tehdit maili yağıyor.Bir yerden işaret almış gibi..
Bütün gazete yöneticileri, bütün köşe yazarları bu baskının altında..
Atatürk'e söven yazılar son günlerde nasıl azdı, nasıl yoğunlaştı?..
Çünkü onlara da alkış yağıyor her sövmelerinde, ayni merkezlerden..
Coşuyorlar.
Atatürk Cumhuriyetçileri. .
Atatürk'ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençler..
Korkmayın..
Sinmeyin..
Susmayın..
Bilgisayarlar kilitlensin haykırmanızla..Atatürk'ün kurumları,
onlara sahiplendiğinizi görsün, hissetsin, yaşasınlar..Bu ülke bizim..
Bu cumhuriyet bizim..
Atatürk bizim..
Biz yaşadıkça..
Korkmadıkça,
 sinmedikçe,
 palavraya pabuç bırakmadıkça..
* * * * * * * * * * * * * * *
Hıncal ULUÇ
 * * * * * * * * * * * * * * *

7 Şubat 2010 Pazar

Öykü..

Share ÖYKÜ bu ya, dünyadaki her türlü kötülüğün sorumlusu olarak gösterilen şeytan, üstüne yüklenen bu ağır suçlamadan bıkmış, Bir gün bir fırsat yaratayım da insanlar ne kadar iyiliksever olduğumu anlasınlar demiş.

Günlerden bir gün şeytanın yolu bir köye düşmüş. Keyfi yerinde olan şeytan, sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineği sağan genç bir kadını uzaktan izlemeye başlamış.
 
Şeytan, kadını epeyce izledikten sonra yerinden kalkıp kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş. Buzağı bu, az ötede annesinin sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış. Buzağı yerinde debelendikçe boynundaki ip biraz daha gevşemiş ve sonunda yular hepten çözülmüş. Koşarak annesini emmeye giden buzağı, süt kovasına çarpmış ve bütün sütler yere dökülmüş.
Sağdığı süt ziyan olunca siniri tepesine çıkan genç kadın, eline geçirdiği odunu buzağının kafasına vurmasıyla yavru kan içinde yere yıkılmış. Yavrusuna saldırılmasına kayıtsız kalmayan inek bir tekmede kadını yere serip öldürmüş.
Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin gelinini öldürdüğünü görüp, elindeki tüfekle ateş ederek ineği öldürmüş. Silah sesini duyan koca koşup gelmiş. Karısını yerde cansız yatar, babasını da elinde tüfekle görünce, belinden silahını çekip, tek atışta babasını öldürmüş.
Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam bu kadar acıya dayanamayacağını düşünüp, bir kurşun da kendi kafasına sıkarak canına kıymış. Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan, Bu felaketi de bana yüklerler. Buzağının ipini gevşetmekten başka ben ne yaptım şimdi demiş.
Öyküyü gönderen Ahmet Önen de bu kıssadan şu hisseyi çıkarmış:
Son zamanlarda kurumlar arasındaki sinsi savaşı önlemek bir yana, daha da ateşlenmesi için körüklemeye devam eden Çankayadaki AKP'li Sayın Abdullah ve Başbakanlıktaki AKP'li Sayın Recep olayların birinci sorumlusu olarak buzağının ipini gevşetmişlerdir. Süt kovası desen, çoktan devrildi. Peşinden oluşacak her türlü kötülüğü siyaset cambazlığıyla başka yerlere yamamak isteyenler pişkince soracaklardır: Biz ne yaptık şimdi?

31 Ocak 2010 Pazar

İşte TRT Haber'in kadrosu

Share
İşte TRT Haber'in kadrosu:

Adı / Soyadı ve Eski Kurumu [nereden geldigi]

Ahmet Böken-STV Haber Genel Yayın Yönetmeni
Ahmet Torun-STV Haber Müdürü
Cumali Çaygeç-STV Haber Editörü
Cavit Atasever-STV Haber Editörü
Mehmet Çığın-STV Haber Programları Editörü
Meryem Özkurt-STV’de Ahmet Böken’in Programının yönetmeni
Rahmi Şener-STV
Sedat Dalda-...STV
Hasan Basri Erden-Cihan Haber Ajansı
Burhan Torunlar-Cihan Haber Ajansı
Fettah Erdurur-Cihan Haber Ajansı
Halil İbrahim Özemiş-Cihan Haber Ajansı
Servet Dağ-Cihan Haber Ajansı
İlyas Dal-Zaman
Erkan Söğütçü-Zaman
Murat Kaban-Zaman
Abdülkadir Beşikçi-Aksiyon Dergisi
Ercan Baysal-Kanal 7
Murat Nuhoğlu-Kanal 7
Erdoğan Baycan-Kanal 7
Yasemin Demirhan Erden-Kanal A
Faruk Ayaz-Kanal 24
Anda Ayva-Kanal A
Yalçın Salay-Aksiyon Dergisi
Ertan Ömeroğlu-Kanal 7
Uğur Alıcı-Kanal 7-İHA/ TBMM TV Kaynak

26 Ocak 2010 Salı

Tarih : 19 Mayıs 1919

Share
 Tarih : 19 Mayıs 1919


-Yav bırak Mustafa abi yaa, sen mi kurtarıcan memleketi Allah aşkına!

- Ama işgal zırhlıları...

- Boşver şimdi sen işgal zırhlılarını filan.... Gün gelir, memleketin malını mülkünü tapusuyla İngiliz'e satar bunlar.

- Yok canım!

- Yeminle söylüyorum, İngiliz vatandaşı bakan bile getirip koyarlarsa şaşma.

- Ama ahval ve şerait...

- Güzel abim yaranamazsın. .. Bak şimdi binicez bu dandik gemiye, taaa Samsun'a gidicez, savaş, boğuş, kendimizi paralayacağız, diyelim becerdik, devrim mevrim, anlata anlata dilinde tüy bitecek, sonra sen kahırdan ölücen, önce biraz ağlıycaklar , sonra gene "Son Osmanlı Padişahı" diye pan kart açacaklar, mezarında dönücen.

- Saltanat kalsın diyosun yani...

- Alışmadık kıçta don durmaz abi, egemenlik megemenlik vereceğine, iki çuval kömür ver, daha iyi... Aha buraya yazıyorum, açlıktan nefesleri kokarken padişahlarına saltanat uçakları alırlar, bu gemiyi de jilet yaparlar, söylemedi deme.

- Efkarlandım be...

- Yakma o cigarayı gözünü seveyim, yarın öbür gün belgesel yaparlar, keş gibi gösterirler seni haberin olsun.

- Hal çaresi nedir peki?

- Al padişahın kızını, yırtalım.

- Millet ne olacak?

- Onlar da ulemaya sorsun artık ne olacaklarını, bize ne, kendi düşen ağlamaz.

- Laik olmasınlar mı, birey olmasınlar mı , kendi lisanları olmasın mı, şıhlara şeyhlere mi bırakalım kaderlerini?

- Bak ne güzel söylüyorsun, kader der geçerler, takalım takkemizi bakalım dalgamıza, iş çıkarma başımıza...

- İyi de, yazık olma z mı?

- Asıl bu yaptığını yaparsan yazık olur... Bazıları sana inanacak, etkilenecek, senin fikirlerini yaşatmaya kalkacak, hayatları kayacak, evleri basılacak, içeri tıkılacaklar, kimine saçını örtmediği için fahişe diyecekler, kimine milletin malını Arap'a satmayın dediği için komünist diyecekler, kimine Ne Mutlu Türküm Diyene dediği için faşist diyecekler, darbeci diyecekler.. . Yorma ahaliyi, kula kulluk edelim, rahat edelim.

- Yok arkadaş, ben bi deniycem.

- E  sen bilirsin abi..

25 Ocak 2010 Pazartesi

Asimetrik Darbeyle Silinen TSK Hafızası

Share
Asimetrik Darbeyle Silinen TSK Hafızası 


Bugün 22 Ocak2010, Genel Kurmay basın sözcüsü açıklama yaptı, 26 gün devam eden Kozmik aramanın sonucu tek madde halinde halka duyuruldu:
“Suç kanıtı bulunamadı, fakat uzun yıllar uzun emeklerle hazırlanmış bütün askeri planlar geçerliliğini kaybetti.”
Bu kadar basitmiş meğer. Ağlamak istedim, ağlayamadım.
Uzun yıllar, uzun emeklerle…
Yani Türkiye Cumhuriyeti Ordusunun bütün bilgi birikimi, bütün hafızası, bütün deneyimi, bilgi birikimi, bütün savaş stratejileri, bütün savunma planları yok oluverdi 26 günde, öyle mi?
İnanılır gibi değil!
Asker nasıl eğitilir, subay nasıl savaş planı yapar, düşmanın taktikleri nasıl deşifre edilir… Yok artık bunlar, öyle mi? Peki, ne öğreteceksiniz yeni nesillere?
26 günde, TSK’nin, İstiklâl Harbi dahil, bütün askeri hafızasını yüklediği bilgisayar hard disklerini virüs mü yedi?
2001’de Vaşington’da, İkiz Kulelerle aynı gün vurulan Beyaz Saray’ın arkasındaki Savunma Bakanlığı binasını anımsadım; uzaktan kumandalı bir uçak belli bir binaya girdirilmiş, geleneksel silahlara göre yapılmış bütün savaş planları yok edilmişti.
Bunu isteyen ABD’nin düşmanları değil, kendi içinde Füze Kalkanı silahlarını üreten global savaş lobisi, büyük silah patronlarıydı. Yapılan Amerikan iç darbesiydi. Ertesi hafta, Amerikan Senatosunda Füze Kalkanı projesi için istenen bütçe onaylandı.
Peki sonra? Füze kalkanı silahlarını satacak başka ülkeler gerekiyordu, bunların Polonya, Çekya ve Türkiye gibi NATO ülkesi olması da gerekiyordu. Fakat bu ülkelerde NATO savaş planları geleneksel silahlara göre yapılmış değil miydi?
NATO ülkelerinde de konvansiyonel silahlara göre yapılmış askeri planların yok edilmesi gerekiyordu, ki, bu yeni pahalı silahları onlara satabilsin. Hem de ulusal direnç noktalarını kırması gerekecekti. (Bu konu Silivri mahkemesine yeni bir bakış getirir
Birkaç ay önce, Türkiye’ye füze kalkanı satmak istediklerinde, Genel Kurmay Başkanımız tarafından şöyle bir yanıt verilmişti: “Bizim savaş planlarımız konvansiyonel silahlara göre yapılmıştır, füze kalkanı işimize yaramaz.”
Sanki şöyle bir yankı buldu: “Ya öyle mi… Al sana, Arınç’a suikast yapacakmışsınız gibi elimizi kolumuzu sallayarak gireriz kozmik hafızanıza… Hem daha önce savunma planlarınız ne varsa onları yapan beyin gücünüzü de çeker alırız… Hem artık sizi sivil mahkemede yargılamaya da gerek kalmaz. Ondan sonra isterseniz alın askeri mahkemede beraat ettirin.” Hazin şeyler geliyor aklıma.
Sırada ne var, tahmin edersiniz: Geleneksel silahların toplanıp yok edilmesi. Osmanlı Ordusunun elindeki bütün silahları almaktan bir farkı yok bunun.
Türk ordusunun silahsızlaştırılmasıdır bu, ya da Ordunun dağıtılması…
Ya sonra?  “Profesyonel vurucu güç”, yani özel ordu. Yaşar Büyükanıt’ın da telaffuz ettiği, “bu kadar askere gerek yok, profesyonel vurucu güç yeter” dediği, yani paralı Amerikan askeri olma süreci. İç güvenliği polise devretmiş olarak, Vatan savunmasından da çekilmiş olarak, Küresel sermayenin paralı askeri… Hem de, füze kalkanı silahlarını bizim paramızla aldırıp bunların nasıl kullanılacağının eğitimini de Amerikan subaylarından öğrenme maliyeti de bizden...
19 Ocak 2010 tarihli Cumhuriyet gazetesinde YÖK eski yöneticilerinden konuk yazar İsa Eşme’nin yazısını anımsadım. Diyor ki; Mesleki Teknik Eğitim Fakülteleri, MEB 2.12.2009 tarih ve 2009/15546 sayılı kararnamesiyle kapandı, kapanırken de 70 yıllık teknik öğretmenlik meslek bilgisi, deneyim birikimi de beraber yok oldu. Öğretmenliğin bir uzmanlık mesleği olduğunu ortaya koyan 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu çiğnendi, öğretmen yetiştirme formasyon sertifikasına indirildi.  
Şimdi, on beş yıl geriye dönelim. Biliyoruz ki, Dünya Ticaret Örgütü bunları Tansu Çiller’e 1995’de imzalatmıştı; “Güvenlik ve savunma dahil, eğitim, sağlık, diyanet, ulaşım, bankacılık, benzeri bütün kamu hizmetlerinin sektöre devredilmesi…” (GATS diye geçer)
Öğretmenliği formasyon sertifikasına indirdikleri gibi, giderek askerliği de sertifikalı kurslara kadar indirecekler, ABD’deki gibi… Bütün askeri liseler kapanacak. Çekirdekten öğretmen yetiştirme bitirildiği gibi çekirdekten asker de yetişmeyecek. Bu yüzden, “asker nasıl yetiştirilir” bilgisinin hafızalardan silinmesi gerekiyor… Tıpkı İsa Eşme’nin belirttiği, “teknik öğretmen nasıl yetiştirilir” bilgisinin yok edildiği gibi.
Dev silah teknolojisinin dayatılmasına karşın, toplumumuzda ilkelleşmeye doğru bir sürecin tetiklendiği, aşiretlerin nüfus cüzdanlarına yazıldığı günlere getirildik. Her aşiret kendi savunmasını kendisi yapacakca ne bu füze kalkanları, değil mi? Hayır, onlar birbirine düşürülecek!
Anayasa Mahkemesi oy birliğiyle bir karar verdi; asker sadece askeri mahkemelerde yargılanır, çok ilginç! Hangi dağda kurt öldü, demeyeceğim. Diyeceğim ki, artık TSK’yı darbecilikle suçlamaya gerek kalmadı, çünkü o en büyük darbeyi beyninden yedi.
Postmodern darbedir bu, son model asimetrik Amerikan darbesi… Birine suikast yapacakmış gibi suçlanıp suçsuzluğunu ispatlamak için, “Seni 90 yıldan beri hiçbir zaman öldürmeyi düşünmedim, istersen aç beynime bak…” deyip, yattığı ameliyat masasından hafızasını kaybetmiş olarak kalkmış olmak gibi…
Ulusça her konuda hafızamız siliniyor, yetmiyor, çocuklarımız gittiği okulda otizm (zihinsel engelli) ediliyor, anne-babalarımız daha erken yaşta alzaimer ediliyor…
Bütün bu olanları artık çok hızlı düşünmemiz gerekiyor.
Ey halkım, hafızası yok edilmiş bir koloni olmak bize göre değildir, bunu hatırlatmak isterim ve otizm yapan o kitapları yakarak uyanışı başlatmanızı dilerim.
 
22.1.2010

Mahiye Morgül

Orduyla Uğraşmayın Artık!

Share Başbuğ sessizliğini bozdu
Darbe planları iddialarıyla ilgili açıklama yapan Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, "Yanlış bilgi felaket kaynağıdır" dedi.


Başbuğ, günlerdir konuşulan 'Balyoz Planı' iddiasıyla ilgili sessizliğini bozdu.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, darbe iddiaları ile ilgili olarak ''Vatandaş önce gerçeği aramalı. Bugün gerçeğe çok ihtiyacımız var'' dedi.

İŞTE ORGENERAL BAŞBUĞ'UN TARİHİ KONUŞMASI

Genelkurmay Başkanlığı Karargahı'nda Kazım Karabekir için özel anma töreni düzenlendi. Törende konuşan Başbuğ, Kazım Karabekir'in ''Vatandaş gerçeği ara öğren. Yanlış bilgi felaket getirir. Her işin hakikati aranmalı. O zaman kendi yolunu bulabilirsin'' sözlerine atıfta bulunarak ''25 Ocak 2010'dayız. Karabekir'in sözlerinin günümüz Türkiyesi'nde ne kadar önemli olduğunu anlamış bulunuyoruz'' diye konuştu.

İNCELEME İDDİALARI KABUL ANLAMINA GELMEZ

Org. Başbuğ, Taraf Gazetesi'nde yayınlanan 'Balyoz' darbe iddiasıyla ilgili olarak, "Seminer 7 yıl önceydi. Biraz insaflı olmak lazım. Belgeleri inceliyoruz" derken bu incelemenin iddiaların kabulü anlamına gelmediğini kaydetti.

TSK'NIN SABRININ SINIRI VAR

''Vicdansızlara sesleniyorum'' diyen Org. Başbuğ, "Allah Allah diye taarruz eden bir ordu nasıl cami bombalar. Vicdansızlara sesleniyorum, TSK’nın da sabrının bir sınırı var. Nasıl böyle itham edilir? İddiaları lanetliyorum. Sorumlu makamlar sadece şikayet etmez" şeklinde konuştu.


'Balyoz darbesi' iddiası nedir?


Taraf Gazetesi darbeye ortam hazırlamak amacıyla yeni bir eylem planı iddiasını ortaya atmıştı. "Balyoz Güvenlik Harekat Planı" adı altında "Çarşaf", "Sakal", "Oraj" ve "Suga" adı verilen planlara göre, Beyazıt ve Fatih camilerinde cuma günü bombalı saldırılar düzenlenecek, Ege'de Türk jeti düşürülecek, Ak Parti aciz gösterilmeye çalışılacaktı.

Kaos ortamı sonunda 11 sayfalık 'Balyoz planı' hayata geçirilecekti. Gazetenin haberine göre, dönemin 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan yönetimindeki askerler, darbeye direnebilecek 200 bin kişiyi stadlara doldurmayı planlıyordu. Hatta, darbe kabinesi bile hazırlanmıştı. Planda imzası bulunduğu iddia edilen Orgeneral Doğan, "TSK'da her kademede mevcut planları gözden geçirmek üzere harp oyunu, plan tatbikatı ve seminerler yapılması doğal bir uygulamadır" demişti.

Genelkurmay Başkanlığı, konuyla ilgili yazılı açıklamasında, "1'inci Ordu Komutanlığı tarafından 5-7 Mart 2003 tarihleri arasında icra edilen Plan Seminerine ilişkin çeşitli iddialar ve değerlendirmeler medyada yer almaktadır. İddiaları, aklı ve vicdanı olan hiçbir kimsenin kabul etmesi mümkün değildir" ifadesini kullanmıştı.

www.mynet.com

23 Ocak 2010 Cumartesi

BDP'li vekilden inanılmaz sözler

Share BDP'nin Van'ın Gevaş ilçe teşkilatı binasının açılışına katılan Milletvekili Özdal Üçer, "Ya Hitler'in yaptığını yapıp bizleri katledecekler ya da özgürlüğümüzü verecekler" dedi. Barış ve Demokrasi Partisi'nin (BDP) Van'ın Gevaş ilçe teşkilatı binasının açılışına katılan Milletvekili Özdal Üçer, "Ya Hitler'in yaptığını yapıp bizleri katledecekler ya da özgürlüğümüzü verecekler" dedi.

Atatürk Bulvarı üzerinde düzenlenen açılış törenine BDP Van Milletvekili Özdal Üçer, İl Başkanı Muhyettin Aksin, Edremit İlçe Belediye Başkanı Abdulkerim Sayan, il meclis üyeleri ve partililer katıldı. Açılışta bulunan ve Kürtçe bir konuşma yapan BDP Van Milletvekili Özdal Üçer, uygulanan politikanın kendilerini asla yıldırmayacağını belirterek, "Can aynı can, ideoloji aynı ideoloji. Ellerimizi kelepçeleseler de yüreğimizi ve beynimizi kelepçeleyemezler. Zindanlar boşalmadığı sürece davamızdan

vazgeçmeyeceğiz. BDP olarak herkesle diyalog içerisinde olacağız. Hedefimiz tüm ilçe belediye başkanlıklarını kazanmak olacaktır. Ya Hitler'in yaptığını yapıp bizleri katledecekler ya da özgürlüğümüzü verecekler" dedi.

Sloganlar atıldığı açılışta Kürtçe şarkılar eşliğinde halaylar çekildi. Açılışa katılan kalabalık kendilerine sunulan ikramdan sonra olaysız bir şekilde dağıldı.

23.01.2010
www.mynet.com

5 Ocak 2010 Salı

"PKK'ya siyaset yolu açılsın"

Share
Ayna, her hafta terör örgütü elebaşı Öcalan'la İmralı'da görüşen avukatlarına da 'ne dediğini' sorduklarını söyledi.
 
Akşam Gazetesi'nden Özlem Çelik'e konuşan, son günlerin hedefteki ismi eski DTP'li yeni BDP'li (Barış ve Demokrasi Partisi) Mardin Milletvekili Emine Ayna çarpıcı açıklamalar yaptı. Emine Ayna ilk kez bu kadar açık olarak, 'PKK demokratik siyasete katılmalıdır' dedi. Ayna'nın, 'Kürt halkı Öcalan'ın muhatap alınmasını istiyor' sözleri tartışmaları yeniden alevlendireceğe  benziyor.
 
İşte BDP'nin ilk mesajları ve Emine Ayna'nın 'PKK ile bağ' sorusuna ve merak edilen tüm sorulara verdiği yanıtlar...
 
BEDEL ÖDEDİK AMA YAPTIK
- BDP nasıl bir çizgi izleyecek? DTP ile aynı mı olacak üslup?
Nerelerde yanlış yaptık, nasıl yapsaydık daha iyi bir sonuç elde ederdik? 1 Şubat'taki kongre sürecinde bunları tartışacağız. Eksiklerimiz oldu. Ancak BDP'ye geçerken çok şey yaptık. Mevcut iktidarı teşhir ettik. DTP'nin son iki buçuk yılda göstermiş olduğu performans sayesinde AKP iktidarı sorgulanabilir hale geldi. Belki bedelini ağır ödedik ama bunu yaptık.
 
-  Ne oldu da açılım süreci sekteye uğradı?
Aslında iktidar, Meclis'e getirdiği tartışmayla ve Silopi'den girişlerle başka şey yapmak istedi. Gelenlere teslimiyet dayatılmak istendi. Bu açılıma hizmet etmez. Zaten 30 yıldır teslimiyet dayatılıyor. Bu insanlar eğer teslimiyeti kabul etmiş olsalardı bugüne kadar gelir teslim olurlardı. Ancak planları ters tepti.
 
KANUNU BİR KENARA BIRAKIN
- Pişman olmayan bile affedildi ve çadır mahkemeleri kuruldu. İktidar bu yüzden sert eleştirilere maruz kaldı.
Öyle yapmak zorunda kaldılar. Bakın, yüz binlerce insan sokağa dökülmeseydi teslimiyet dayatılırdı. Bu insanlar o zaman ya bizi tutuklayın derlerdi ya da geri dönerlerdi. Orada yüz binlerce insanın hazır olması serbest bırakılmalarını sağladı.Yok kanuna uyuldu mu, uyulmadı mı?Bunları bir kenara bırakın. Şu söylediklerim de yasaya uygun değil. Ben yasalar değişmeli diyorum. Kürt sorununa mevcut kanunlar çerçevesinden bakarsak bu sorunu çözemeyiz.
 
SİNİRLERİM BOZULDU, DEDİM
- Adalet Bakanı açıklama yaptı. Ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edilenlerin koşulları aynı dedi.
Gidip gördüler ve değiştirdiler ama. Hem bunu yapıp tahrik edeceksin. Aynı gün 8 Aralık'ta Anayasa Mahkemesi'nin esastan görüşeceği açıklandı. Atmosferden partinin kapatılacağı belliydi. Genel Merkez çıkışı gazeteciler 'Bu açılımı nasıl etkiler?'diye sorunca, dalga geçiyorlar bizimle diye düşündüm. Sinirlerim bozuldu ve 'Açılım bitmiştir' dedim.
 
DEVLETTEN KORUMA İSTEMEM
- Tehdit alıyor musunuz? Devletten koruma ister misiniz?
Ben tehditlerle karşı karşıya gelmemek için mektuplarımı kendim açmıyorum. Meclis'teki e-mail'i kullanmıyorum. Ancak tehdit alan arkadaşlarımız var. Linç kampanyası yürütülürken ben devletten nasıl koruma isteyeyim?
 
- Peki İmralı ile bağınız hangi boyutta?
İmralı'ya giden avukatlarla düzenli görüşüyoruz. Biz talep ediyoruz. Dinlemek istiyoruz, ne diyor, olaylara nasıl bakıyor. Devlete diyoruz ki, Kürt sorununun muhatapları var. Bunlardan biri de Sayın Öcalan'dır. Değerlendirmelerini dinleyip takip ediyoruz çünkü Öcalan'ın her cümlesinin Kürt halkı üzerindeki etkisini biliyoruz.
 
PKK SİYASETE KATILMALI
- Kürt sorunun çözümü için yola çıkan hiçbir hareket PKK'dan bağımsız hareket edemiyor eleştirileri de var, öyle mi?
Kürtler PKK'dan bağımsız hareket etmeli diye bakarsak çözümsüzlüğü istiyoruz demektir. Bütün örgütlü güçler PKK'ya bağımlı olmalı demiyorum. PKK Kürt sorunun nedeni değil, sonucudur. Bugün PKK'yı yok sayarak çözüm olmaz diyoruz. Diyor ki, ben demokratik siyaset içinde yer almak istiyorum, ben barış istiyorum. Buna niye karşı çıkayım. PKK'nın söylediklerine, taleplerine bakıyoruz. Reddedilir talepler değil. Kabul edilebilir, gerçekleşebilir taleplerse, oturup konuştuğumuzda ortak vatanı yaratacaksak bu kısır döngü niye?
 
- PKK barış istiyorsa Reşadiye'deki saldırı neydi o zaman?
Siz demokratik kanalları açarsanız silahlar susar. Silahlı bir örgütü terörist ilan edip operasyonlar düzenleyip sivil vatandaş eylem yaparken öldürüp sonra silahlı örgüte niye silah kullandın diyemezsiniz. Ben bunu olumlamak anlamında söylemiyorum. Reşadiye olmasın mı istiyoruz? O zaman demokratik kanalları açalım. Devlet silah kullanırken, terörist ilan ederken, teslim olmaya zorlarken siz silahlı örgüte ne diyeceksiniz? Örgüt diyor ki ben demokratik alanda siyaset yapmak istiyorum.
 
- Yani PKK'nın demokratik siyasete katılması şart mı diyorsunuz?
Şart. Bunun için anayasa bir bütün olarak değişecek. Hemen yarın olmaz deniyor. Niye olmaz? Nedir engel. Hepimiz anti-demokratik diyorsak değişebilir. Anayasa eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik ve sivil olmak zorunda.
 
ARINÇ'I KORKUTTUM BAYDEMİR'İ ELEŞTİRDİM
- Bülent Arınç size 'yaratık' dedi. Partinin 'şahin'i olmakla suçlandınız. Neden siz hedef oldunuz?
Çünkü iktidar mekanizmalarının biri Türk'tür, biri 'Sünni'dir, biri de 'erkek'tir. Erkek üslubudur bu. Arınç da bu üslubu kullandı, kendisi kaybetti. Son aylarda çok övüldü, sürekli olumlandı. Onun verdiği rahatlıkla yaptı diye düşünüyorum. Bu saldırılar elbette yıpratıyor ama bir yandan da müthiş güçlendiriyor beni. Demek ki diyorum, iktidar sahiplerini korkutacak güce sahibim.
 
- Sizin mağdur olduğunuz düşünülürken bir de gördük ki Osman Baydemir'in yanı başındasınız ve  Baydemir küfür ediyor. Onu da eleştirdiniz mi?
Erkek üslubudur o da. Eleştirdik tabii. Zaten çok şaşkındık. Kadın milletvekilleri Diyarbakır'daydık. Kabul etmediğimiz bir üslup olduğunu ben söyledim. Özür dilemesini istemedik. Kendisine şunu söyledik, bu erkek egemen zihniyetin dilidir. Bunu değiştirmeye çalışan bir parti olarak bizim bu üslubu kullanmamız doğru değil dedik. Aynen bu cümlelerle paylaştım. Osman Baydemir çok kibar bir insandır. Ancak operasyonlar ve yaşananlar sinir harbi ve gerilime neden oldu. Bunu söylerken o üslubu savunduğum düşünülmesin lütfen.
 
 
Kaynak : www.mynet.com